Hakkımda

istanbul, Türkiye
Sayfa no? Yok Cilt no? Yok Hane no? Yok Ana adı? Ben sokak çocuğuyum abi Hani şu uçurtması gökyüzünde asılı kalan Bilyelerini rüyalarında unutan Ve oyuncaklarını masal kahramanlarına çaldıran çocuk varya O benim işte , o benim abi

1 Haziran 2008 Pazar

ÜLKEMDEKİ GARİP DEMOKRASİ

uzun süredir gündemle ilgili yazılarıma ara vermiştim.şimdi tekrar yazılarıma devam edeyim diye oturdum blog sayfamın başına ne yazayım diye düşünmeye başladım.aslında son dönemde o kadar garip demokratik olaylar bir kac fikrimi anlatmak istedim.
bir benim fikrim eksik diye düşündüm.
hatırlarsanız turuncuyakomoz.blogspot.com ekonomi yazdığım blogumda akp nin kapatılma davasının bir gün öncesinde yazdığım bir yazıda yabancı bir finans kurulışunun müşterilerine gönderdiği türkiye raporunda bu kapatma davası ima edilmiş müşterilerine türkiyede yatırımdan uzak durması tavsiye edilmişti.o yazıdan bugune kadar gecen olaylara baktım ki bu ulkede yaşayan ben ülkemde olan ve olabilecek olaylar hakkında yabancılar kadar bilgim yok. bu neden le sadece internetten topladığım akp nin anti laik uygulamalarına bir kaç örnek vereyimde anlayın ne demek istediğimi.

havadan konularla bile laikliğin altı oyuluyor: meteoroloji meslek liseleri öğrencilerine 4 adet yağmur duası ezberleme zorunluluğu getirildiği iddia edildi.
akp’li belediyelerin geçmiş dönemlere göre iki kat fazla yeşillendirme çalışması yaptığı belgelendi. şeriatı temsil eden yeşil ile rejim değişikliğine park, bahçe ve refüjlerden başladıkları açıkça görülmektedir.
akp’li istanbul belediyesi terkos ve ömerli barajları kıyısında her cuma günü 41 imama 41 yasin okutuyor. okunmuş sular şebekeye veriliyor, bu sayede insanların dini duyguları coşturularak amaçlanan şeriat devleti için taban oluşturuluyor.
vatansever türk tugayları konfederasyonunun internet sitesinde yer alan belgeye göre; dışişleri bakanı abdullah gül, ab’nin genişleme sorumlusu oli rehn ile gizli bir anlaşma yapmıştır. anlaşmaya göre, sinop – mersin hattının doğusu sözde ermenistan ve kukla kürdistan devletleri arasında paylaşılacak. ege bölgesi helen cumhuriyeti olacak. istanbul, sıcak sulara açılma emelinden bir türlü vazgeçmeyen rusya’ya bırakılacak. abdullah gül’e jest olarak da kayseri merkezli gülistan islam cumhuriyeti kurulacaktır.
erdoğan neden fenerbahçeli? fenerbahçe’nin bayrağı sarı-laciverttir. bayrak 15 dakika kezzaplı suda bekletildiğinde iki rengin karışmasından yeşil renk ortaya çıkmaktadır. erdoğan’ın şeriat özlemi takım tercihinde bile kendini ele vermektedir
akp iktidarı dini futbola bile alet etmiştir: akp döneminde eşi türbanlı olan ertuğrul sağlam beşiktaş teknik direktörü olurken, namaz kıldığı bilinen futbolcular sürekli ilk onbirlerde takımda yer bulmaya başlamışlardır. akp iktidarı döneminde anelka ve aurilio’nun müslüman olmaya zorlanması ve aynı iktidar döneminde ilhan mansız’ın (i.mansız) ise futbolu bırakmak zorunda kalması da dikkat çekmiştir.
kıssadan hisse bu ülkede yeterki sebeb ara al sana sebeb.daha ne olsun
not:bakmayın aklımda ne fikirler varda maalese ülkemdeki rüzgarın hangi yöne estiğini hala secemedim.sectiğim an bak bakalım ne yağdanlıklar var bende

16 Mart 2008 Pazar

yaşasın yeni zenginlerimiz ve demirbank

yarın 17 mart 2008.turkiye tarihine yeni zenginler katılacak.yargı nın yasama ya mudahelesiyle oluşacak olan kara pazartesinin ülkemize kazandıracağı yeni zenginlerinin vatana hayırlı olmasını dileriz.eskiden demirbank reklamı vardı:demirbank iyi günler diler.artık yenisi var:demirbank sivil otoriteye müdaheleli günler diler

DEMOKRASİ,AKP,LAİKLİK VE YAPAY EKONOMİ

bu yazıyı yazıyı yazmaya başladığımda akp ye yani demokrasiye mudaheleyi yazacaktım ama sonra ekonomi geldi aklıma.demokrasi yi ve ekonomiyi birleştirdiğimde bir sürü komplo teorisi geldi aklıma.bastım frene.cünkü bu ülkede kurumları eleştirirken elli defa düşüneceksin.nedenmi;cünkü eleştirelecek kurum ve kişiler kanunla kendinilerine koruma altına almışlar.yani nesli tükenmekte olan ...... kısmındalar.o zaman ; basitce akp ekonomisini anlatalım;


Türkiye’nin kamu kesimi iç borçları son 4,5 yılda (Ocak 2003 – Temmuz 2007 ) 149.8 milyar YTL’den 256.1 YTL’ye çıkmıştır. Aynı dönemdeki enflasyon artışının % 46,3 olduğunu dikkate alırsak iç borçlarımız reel olarak %17.4 artmıştır.Kamu kesimi dış borçları ise Hazine rakamlarına göre Ocak 2003 – Mart 2007 döneminde 70,5 milyar dolardan 87 milyar dolara çıkmıştır. Bu döneme ait ABD enflasyonu olan % 16’dan bu artışı arındırdığımız zaman dış borçlarımızın reel olarak %6 arttığını söyleyebiliriz.Türkiye’ nin son beş yıldaki GSMH büyümesinin % 31 olduğunu hatırlarsak kamu iç ve dış borçlarındaki gelişmelerin pozitif olduğunu ve yönetilebilir olduğunu söyleyebiliriz. Bu gelişme ilk etapta olumlu olarak gözüksede aslında gerçekle bağdaşmamaktadır. Dünya Bankası ile IMF kredileri ve IMF direktifleri ile ekonomimizin temellerine yerleştirilen ''saatsiz bomba''lar mali yapımızın bilinçli bir şekilde bozulmasına neden olarak kamu yatırımlarının tamamen ortadan kalkması sonucunu doğurmuştur.Her mali yıl sonunda bütçemizin faiz dışı fazla vermesi neoliberal bazı köşe yazarları ve AKP'li ekonomi kurmayları tarafından büyük bir başarı olarak gösterilmesine rağmen, burda ortaya çıkan vahim durum devletin asli görevlerinden olan kamu yatırımlarının ve en önemlisi istihdam yaratmanın ortadan kalkmasına neden olmaktadır. Mevcut konjünktürde bütçenin faiz dışı fazla vermesi demek; aslında yatırım yapmamak, yani jargon bir deyimle yan gelip yatmak demektir!!! Yukarıda bahis edilen pozitif rakamlar ve gelişmeler bu sistemin bir sonucudur.Peki Türkiye 2002-2007 döneminde Hong Kong % 29, Singapur % 27, ABD % 12, Fransa % 5, Almanya % 1, İtalya %0 büyürken % 31lik büyümeyi nasıl finanse etmiştir. Yukarıdaki anlatımla kamu kesimi borçlanması ile etmediğini gördük. Cevap özel kesim(reel sektör) borçlanmasıdır.Reel sektör borçlanmaları ikiye ayrılmaktadır. Şöyle ki; Türkiye' deki orta ve küçük ölçekli şirketler finansman ihtiyaçlarını ticari banka kredileri ile karşılamaktayken büyük şirketler(şirketler grubu) ve özellikle büyük holding gruplarının bünyesindeki şirketler ise küresel bazdaki likidite bolluğundan da yararlanarak finansman ihtiyaçlarını yurtdışından aldıkları sendikasyon kredileri ile karşılamaktadırlar. Sendikasyon kredileri belirli büyüklüklerin üzerinde olmaları gerektiği için orta ve küçük ölçekli şirketler tarafından kullanılamamaktadırlar.Merkez Bankası verilerine göre 2002 Ocak ayında bankacılık sektörünün verdiği ticari krediler toplam 41 milyar YTL’den 2007 Haziran ayında 195 milyar YTL’ye çıkmıştır.Sürekli gerileyen kurun da teşvikiyle özel sektörün dış borçlarıda (yurtdışından alınan sendikasyon kredileri) rekor düzeyde artarak ekonominin cari açıktan sonra yeni yumuşak karnı haline gelmiştir. Bu dönemde yurtdışından alınan sendikasyon kredilerinin tutarı 2002 Ocak ayında 43 milyar dolardan 2007 yılı Mart sonunda 126,4 milyar dolara çıkmıştır. Ticari banka kredileri nominal olarak % 380, enflasyondan arındırdıktan sonra ise %229 artmıştır. Sendikasyon kredileri ise %193 artmıştır. Sonuçta reel sektör önemli boyutta bir kur riski almıştır.Fakat bu iki tip finansman yöntemi arasında çok önemli bir fark vardır: Yurtiçinde yerleşik bankalardan kullanılan ticari banka kredilerinin % 15 civarında reel faiz maliyeti sözkonuyken yurtdışından kullanılan sendikasyon kredilerinin herhangi bir maliyetleri olmadığı gibi bu kredileri kullanan şirketlere ciddi bir reel getiri sağlamışlardır. Örneğin 2004 yılında yurtdışından % 7 faiz ile kullanılan ABD doları cinsi bir sendikasyon kredisinin ABD doları 2004 yılında % 4 düştüğü için Türk Lirası bazında % 3’lük bir maliyeti olmuştur. Başka bir anlatımla, 2004 yılında YTL ticari banka kredisi kullanan bir işletme sene sonunda % 25 faiz öderken; aynı miktarda fakat dolar($) cinsinden alınmış sendikasyon kredisi kullanan bir holding sadece % 3 faiz ödemiştir.Eğer yukarıdaki örnekteki büyük şirket sendikasyon kredisini yatırım veya işletme sermayesine eklemeden devlet iç borçlanma senetlerine (hazine bonosu ve tahvil) yatırım yaptı ise ki istihdamın artmaması bunu göstermektedir, o zaman bu şirket 2004 yılında % 17 reel getiri elde etmiştir. Son beş yılda yurtdışı kaynaklı kullanılan sendikasyon kredilerinin ortalaması 76,7 milyar dolardır ve yukarıdaki varsayımla ortalama yılda 13 milyar dolarlık bir gelir elde edilmiştir ve toplam olarak 5 yılda 65 milyar dolarlık bir kazanç söz konusudur ki bu korkunç bir getiridir ve bu durum Türkiye ekonomisindeki oyuncular arasındaki dengelerin alt-üst olmasını ve büyük oyuncuların daha da zenginleşmesini sağlamıştır. Halihazırdaki mevcut sistem 'büyük olanı koruyup', 'orta ve küçük olanlara' yaşam şansı tanımayacak şekilde işlemekte ve ülkede %3'lük kesimin varlığı ile %97'nin varlığını birbirine eşit hale getirerek; gelir dağılımında çok zengini daha çok zengin, çok fakiri daha çok fakir haline getiren bir dengesizlik yaratmaktadır. Ayrıca bundan daha önemli olan ve gözden kaçan durum AKP ekonomi yönetiminin ekonominin temellerine yerleştirmiş olduğu ''saatsiz bombalara'' ek olarak bu kredi sisteminin getirdiği dolaylı bir sonuç olarak reel sektöründe ekonominin işleyiş temellerine başka ''saatsiz bomba(2)'' lar yerleştirdiği gerçeğidir.Şimdi gelelim yurtiçindeki bankalardan % 15 ve üzerinde reel faizle ticari kredi kullanan şirketlere. Bu kredilerdeki 4,5 yıldaki % 229 reel artışı yatırımla açıklamak(istihdam artmamaktadır) mümkün değildir. Hizmet sektöründe yılda % 15 reel faizi karşılayacak bir karlılığa ulaşmak mümkündür. Ancak bu durum günümüz Türkiye'sinde asla ve kat'a gerçekleş(e)memektedir çünkü Çin ve uzakdoğu malları ile tam rekabet koşullarında çalışan üretim sektöründeki yerli firmalar için yılda % 15 kazanmak tam bir hayaldir. İşçilik, vergiler, enerji, lojistik vs gibi faktör fiyatlarının hepsi Çin ile karşılaştırılamayacak kadar yüksektir. Bu durumun vehameti ve önemi eskinin Merril Lynch memuru; günümüz kabinesinin hazineden sorumlu Devlet Bakanı Sn. Mehmet Şimşek tarafından ilk demeç olarak şöyle vurgulanmıştır; ''ekonomideki faktör fiyatlarını rekabetçi koşullara uygun hale getirmek lazımdır'' . Sadece ülkemizde üretim yapan ve arkalarında ileri teknoloji ve marka desteği olan yabancı firmalar bu oranın üstünde kar edip ayakta kalabilirler. Aslında zarar eden bir firmanın yapabileceği üç şey vardır:-Ya operasyonunu durdurup işini tasfiye etmek-Ya hızlı bir şekilde borclanarak büyümek-Yada yabancı kaynak sağlamak.Büyüyen bir firma operasyonel olarak karlı olmasa bile kağıt üzerindeki büyüklüğü dolayısıyla bankalardan ve mal aldığı tedarikçilerinden daha fazla kaynak sağlayabilir. Yalın bir ifadeyle mevcut koşullarla kar edemeyip sürekli borçlanan bir firmanın izlediği yol; borcu sürekli borçlanarak(kredi alarak) ilerleyen dönemde devamlı bir büyümeyi yakalamasıdır ki bu durum ekonominin başka diğer temellerine başka tip ''saatsiz bomba(3)''lar yerleştirilmesine göz yummaktan başka bir şey değildir. Bu durumun sonucu olarak vergi mükellefi firma sayısı 8 milyondan 7 milyona inmiş, karşılıksız çek 2, protesto edilen senet ise 3 katına çıkmıştır.Toparlarsak günümüzde reel sektörün dış borcu 2 katına, bireylerin kredi kartı borcu 5 katına, ailelerin banka borcu 6 katına, tüketici kredi borçları ise 20 katına çıkmıştır.AKP iktidar olduğunda cari açık (Türkiye'ye gelen dövizle çıkan döviz arasındaki fark) 2002 Aralık ayında 1.5 milyar dolar iken günümüzde neredeyse 35 milyar doları aşmaktadır. Cari açıktaki artış oranı %2000 dir. Diğer taraftan dış ticaret açığı ise (ithalatla ihracat arasındaki fark) 2002 Aralık ayından beri rekor üzerine rekor kırmakta ve her geçen gün Türkiye ekonomisini daha da kırılganlaştırmaktadır. Kasım 2002'de kurulan 58. ve Mart 2003'te kurulan 59. AKP hükümetleri, bu yılın Mayıs sonuna kadar olan dönemde Cumhuriyet tarihinin tüm toplamından daha fazla net iç borçlanmaya gitmiştir. Buraya kadar vurgulananların ışığında borçlanmayı tek ve yegane amaç edinen bu ekonomik programsızlık sonucunda, Türkiye dış ticaretinde olağanüstü açıklar yaşamakta ve üretim kapasitelerinin sadece yurtdışı sıcak para girişlerine bağımlı hale getirildiği bir konjonktüre sürüklenmektedir. Türkiye'nin milli geliri, dış kaynak girişi olduğunda artan, tersi durumda azalan; sermaye çıkışının sürekli bir tehdit oluşturduğu için de milli siyasi iradesinin uluslararası finans sermayelerinin ve spekülatörlerin kaprislerine bağımlı hale getirildiği bir yapıya büründürülmüştür.Bugünün ekonomik yapısında Türkiye ekonomisinde en çok konuşulan, tartışılan ve irdelenen üç konu vardır:1) Cari açık ve dış ticaret açığı2) Yüksek reel faiz3) Yüksek borçlanmaEğer cari açık; bir ülkenin bir cari yıldaki toplam gideri ile toplam üretimi arasındaki fark olarak açıklanırsa toplam giderin içinde önemli bir payı tüketicilerin tüketim ihtiyaçları, tercihleri ve istekleri etkilemektedir. Buradan da dış ticaret açığımızın nereden geldiği ortaya çıkar. İşte tam burada ortaya çıkan vurucu nokta kurun düşük olması ve güçlü Türk lirasının ithalatı teşvik etmesidir. Kurun düşük olması üretimi, yatırımı ve dolayısıyla istihdamı sürekli olarak düşürmektedir. Günümüzde 35 milyar dolar seviyesine ulaşan cari açık 2000 yılında yalnızca 8 milyar dolar iken aniden ortaya çıkan finansman problemi ve bu problemin çözüm imkansızlığı dolayısı ile Türk ekonomi tarihinin en derin buhranının en önemli etmenlerinden biri olmuştur. Dolayısıyla konu cari açığın miktarından yani ne kadar olduğundan ziyade mevcut cari açığın finansmanıdır.Türkiye bugün bu ağır cari açığı uluslararası piyasalardaki rekor seviyelere ulaşmış likit bolluğuyla, özelleştirme adı altında yapılan yabancılaştırma metoduyla ve yüksek reel faizlerle finanse etmektedir. Ancak uluslararası piyasalarda veyahut Türkiye içinde çeşitli sebeplerle oluşabilecek en ufak bir dalgalanma, ekonomimizin kırılganlığını daha da derinleştiren büyük darbelere sebep olmaktadır. 2006 Mayıs ayında yaşanan düzeltme ve küçük çaplı krizi ve son dönemde A.B.D'deki mortgage dalgalanması merkezli son düzeltmeyi bu duruma örnek gösterebiliriz. Tüm bu gerçeklere rağmen cari açığı tehlike olarak görmek veya göstermek istemeyen AKP'nin gerçekte Türkiye üzerinde başka bir ''saatsiz bomba(4)'' yı yerleştirdiğini söyleyebiliriz.

develüasyon ve darbeler

SONER YALCIN ın yazısından alıntı
Sadrazamlığa Rusya yanlısı birinin getirilme nedeni, Balkanlar’daki Ortodoks Sırp ve Bulgar ayaklanmalarıydı. Osmanlı yönetimi, Rus yanlısı bir sadrazam ile Balkan sorununu gidereceğini sanıyordu.Ayrıca...Mahmud Nedim Paşa’nın bir özelliği daha :Borsadan çok iyi anlıyordu! Para ve borsa işlerinden anlayan ve hatta bunları ciddiye alan ilk Osmanlı sadrazamı idi.Mahmud Nedim Paşa’nın her iki konuda da bir "danışmanı" vardı:İstanbul’daki Rusya Büyükelçisi Kont Nikola İgnatiyef. Bu yakınlık sonucu sadrazama "Nedimof" denmeye başlanmıştı.VE ASKERİ DARBEOsmanlı’nın moratoryum ilan ederek Avrupa’nın rantlarını ödememesinin bir büyük faturası da, Balkan sorununda yaşandı. Bulgarların, Sırpların, Yunanların Türklere yönelik katliamları Avrupa’da kayıtsızlıkla karşılandı.Çünkü onlara göre, "tahvillerin kısmen ödemelerinin durdurulması, bir milletin işleyebileceği her türlü cürümden daha büyük"tü!Osmanlı sadece dış sorunlarda değil iç piyasada da büyük daralmalar yaşadı.Son üç yıldır Anadolu’ya doğru dürüst kar ve yağmur yağmamasının sonucu büyük kuraklık oldu. Kuraklık kolerayı da beraberinde getirdi. İnsanlar sokaklarda açlıktan öldü. Vakanüvis Ahmed Lütfi Efendi, o dönemi şöyle yazdı:"İstanbul’da parasızlık o kadar, o dereceye varmıştı ki, zenginler ve fakirler günlük zorunlu ihtiyaçlarını bile karşılayamadı. Hazine, memurlarına bile sekiz ay maaş veremedi."Sonunda ne olduğunu tahmin etmişsinizdir:Okul Komutanı Süleyman Paşa, Harbiyeli öğrencileriyle harekete geçti. İstanbul Komutanı Refik Paşa da Taşkışla ve Gümüşsuyu barakalarındaki askerleri alarak Dolmabahçe Sarayı’nı kuşattı. Sultan Abdülaziz, askeri bir darbeyle koltuğundan indirildi.Tarih 30 Mayıs 1876 idi. Ekonomik kararların alınmasının üzerinden daha 7 ay geçmişti.Devalüasyon kararı alan düşürülüyor
7 Eylül 1946, Başbakan Recep Peker, devalüasyon oranı yüzde 53; başbakan düşürüldü.
4 Ağustos 1958, Başbakan Adnan Menderes, devalüasyon yüzde 60; başbakan düşürüldü.
10 Ağustos 1970, Başbakan Süleyman Demirel, devalüasyon oranı yüzde 40; düşürüldü.
24 Ocak 1980, Başbakan Süleyman Demirel, devalüasyon oranı yüzde 35; düşürüldü.
5 Nisan 1994, Başbakan Tansu Çiller, devalüasyon oranı yüzde 50; düşürüldü.
19 Şubat 2001, Başbakan Bülent Ecevit, devalüasyon oranı yüzde 50; düşürüldü.
İlginçtir... Adnan Menderes’i 27 Mayıs 1960 askeri hareketi;
Süleyman Demirel’i 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbeleri;
Tansu Çiller’i 28 Şubat 1997 "postmodern" askeri hareketi yıkmıştır.
Yani; bizim tarihimizde ağır ekonomik kararları alan hükümetlerin başına gelenlerle Sultan Abdülaziz’in başına gelenler benzerdi.

14 Mart 2008 Cuma

28 şubat ve bugun benzerlikleri

28 şubatta yaşadığımız sürec yenidenmi başlıyor?hatırlarsanız 28 şubatta gelişen sürecin öncesinde sincan olaylarıyla başlayan gizli kamera cekimleri daha sonra refah partisinin önde giden kişilerin kasetleriyle sürmüştü.daha sonra refah partisinin kapatılmasıylaa son bulan olaylar yeniden başlıyor.neden mi :hatırlarsanız you tube de cıkan özellikle hükümeti hedef alan bazı devlet üst düzey memurların söylemleri ortaya cıktı.daha sonrasındada bugun(14 mart 2008)cumhuriyet başsavcısı akp nin kapatılması talebiyle ortaya cıktı.sadece tesadüf mü

eyvah demokrasi geliyor!!!!!!!!!!!!!!

Bugun 14 mart 2008 demokrasi adına yeni bir parti kapatma sürecine başladığımız bir gün!
DEMORASİ Yİ KURTARMA ADINA KAPATILAN PARTİ LİSTESİ:
MİLLET PARTİSİ(1953)maraşal Fevzi Cakmak,Osman bölükbaşı ve arkadaşları tarafından kuruldu.1950 secimlerinde yüzde 3 oy oranı sağlayıp osman bölükbaş yı meclise tek milletvekili olarak göndermiştir.1953 yılında LAİKLİĞE karşı politika ürettiği gerekcesiyle kapatılmıştır.bu partinin kurulma amacı demokrat partinin chp ye muhalefet yapmamasısıydı.
DEMOKRAT PARTİ: jön türklere dayanan bu parti cok partili sisteme gecişte 1946 yılında adnan menderes,celal bayar ve arkadaşları tarafından kuruldu.1950 secimlerinden sonra 10 yıl boyunca iktidarda kalan parti "1960"yılında laikliği gerekce gösteren askeri darbe ile kapatılması ve adnan menderes ve iki arkaddaşının idamı ile son bulmuştur.parti 29 eylül 1960 yılında kapatıldı.
“İşçi-Çiftçi Partisi- 15.10.1968
Milli Nizam Partisi - 20.5.1971
Türkiye İleri Ülkü Partisi - 24.6.1971.
Türkiye İşçi Partisi - 20.7.1971
Büyük Anadolu Partisi - 19.12.1972 Türkiye Emekçi Partisi - 8.5.1980

Büyük Anadolu Partisi - 24.11.1992.
Sosyalist Parti - 10.7.1992
Yeşiller Partisi - 10.2.1994
Halk Partisi - 25.9.1991
Türkiye Birleşik Komünist Partisi - 16.7.1991
Halkın Emek Partisi - 14.7.1993
Özgürlük Demokrasi Partisi - 30.4.1993
Sosyalist Türkiye Partisi - 30.11.1993
Demokrasi Partisi - 16.6.1994
Demokrat Parti - 13.9.1994
Demokrasi ve Değişim Partisi - 19.3.1996
Diriliş Partisi - 19.3.1997
Emek Partisi - 14.2.1997
Sosyalist Birlik Partisi - 7.6.1994
Refah Partisi - 16.1.1998
Demokratik Kitle Partisi - 26.2.1999
Fazilet Partisi - 22.6.2001
Halkın Demokrasi Partisi - 13 Mart 2003"

3 Mart 2008 Pazartesi

ANAYASAYA GÖRE DEVLETİN AMACI

V. Devletin temel amaç ve görevleri
MADDE 5. – Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.
VI. Egemenlik
MADDE 6. – Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.
Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.
Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz

2 Mart 2008 Pazar

NURİ DEMİRAĞ VE MİLLİ ŞEF DÖNEMİ

Endüstrileşmemiz ve Nuri Demirağ Prof. Dr. Muhittin Şimşek / Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Geçenlerde büyük bir kitabevinde görevliye "Cemal Gürsel" ile ilgili kitap aradığımı söylediğimde, "Bu adam ne tür yazılar yazar?" cevabını almak, beni üzmüş ve hiçbir şey söylemeden dışarı çıkmıştım. Böyle bir ortamda doğaldır ki Nuri Demirağ ismi endüstri tarihçilerinin dışında kimse tarafında bilinmemektedir. Oysa, Genç Cumhuriyet'in önemli bir işadamlarından ve sanayicilerindendir. Hatta bir zamanlar "Vehbi Koç gibi zengin olmak "cümlelerinin sarf edilmesi gibi, o dönemde de kız çocuklarına "Demirağ gibi bir aileye gelin gidesin" temennilerinde bulunulurmuş. Denilebilir ki, nice zengin işadamları geldi geçti...Doğru. Fakat Nuri Demirağ; azmi, sabrı, çalışkanlığı, dürüstlüğü vizyonu, müteşebbisliği ile bugün ideal diye vasıflandırılan yöneticilerde/patronlarda bulunması gereken özelliklere sahip bir isimdir. 1884 yılında Sivas Divriği'de dünyaya gelmiş. 1910'larda Beyoğlu varidat müdürü iken 1919 yılında memuriyetten ayrılmıştır. Bütün sermayesi olan 56 sarı lira (ya da 252 kağıt lira), o zamanki şartlarda da küçük bir sermaye sayılırdı. İstanbul'un işgal altında olduğu bir dönemde, sıkıntının ve yokluğun acısını gidermenin, üretmek olduğunu düşünür. Ve cebindeki bu parayla sigara kağıdı ticaretine başlar. O zamana kadar sigara kağıdının tekelini elinde tutan Rumlar ve Ermenilerdir. Mühürzade Mehmet Nuri'nin "Türk Zaferi" adını verdiği sigara kağıdı, hem insanlara ümit vaadeden bir girişim olmuş hem de kendisine çok iyi para kazandırmıştır. Elindeki sermaye ile büyük işlere atılacak derecede kendisini kuvvetli görünce, yeni bir karar verir ve der ki "Maddi ve manevi" varlığımı memleket işlerine hasredeceğim." Bu arada Cumhuriyet ilan edilmiştir. Demiryolu yapımındaki yabancı tekelini kırmak, hem de paranın yurt içinde kalmasını sağlamak isteyen yönetimin ihtiyacı ile Mehmet Nuri'nin hayalleri örtüşmektedir. Bugün bile, o zamanki yatırıma ulaşamamış olan demiryolu ihalelerine katıldı ve yıllarca en çok indirimi yaparak en fazla demiryolu döşeyen işadamı oldu. Bu nedenledir ki soy ismi bizzat Atatürk tarafından "Demirağ" olarak verildi. Demiryolunda ciddi başarılar kazandı. O yıllarda devlet bütçesi 200 milyon liradır. Milletin himmetine müracaat edilerek, devrin zenginlerinden para toplanarak uçak alınmak istenir. Nuri Demirağ'dan da bu amaç için para istenir. Nuri Bey "Siz ne diyorsunuz? Benden bu millet için bir şey istiyorsanız, en mükemmelini istemelisiniz. Madem ki bir millet, tayyaresiz yaşayamaz, öyle ise bu yaşama vasıtasını başkalarının lütfundan beklememeliyiz. Ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim" der. Ve hazırlıklara başlar. 1930'lu yılların ortalarında tamamen kendi imkanlarıyla bir prototip uçak yapar. Gerekli desteği görmez. Ancak ümitsizliğe düşmeyen Demirağ, Beşiktaş'ta bir uçak fabrikası kurar. Devletin, THK'nin ihtiyacı olan 24 adet eğitim uçağı ve 60 planör ihalesini alarak hızla çalışmaya başlar. 1936 yılında "NUD 36" ismiyle 12 adet THK siparişini hazır hale getirir. Ancak uçakları test eden heyet, Nuri Demirağ'ın uçaklarının reddedilmesine karar verir. Karara itiraz eder ve mahkemelik olurlar. İki ayrı bilirkişi raporlarının olumlu olmasına rağmen THK, uçakları almamakta direnir ve Ankara Ticaret Mahkemesi, Demirağ'ın aleyhine karar verir. Atatürk hayatta değildir ve Türkiye'nin tek siyasi otoritesi, Milli Şef İsmet İnönü'dür. Dünya savaşının gölgesinde, savunma sanayi gibi çok önemli bir alanda böylesine güzel bir teşebbüsün neticesiz kalması, hatta reddedilmesinin altındaki sebepleri araştırmak, tarihçilerin işidir. Bütün çalışmaları ve yatırımları boşa giden Demirağ, yılmadan uçaklarını kendi okulunda kurduğu yatılı okulunda kullanır. Çogu memleketi Divrigi'den olmak üzere, çok sayıda öğrenciye pilotluk eğitimi verir. Bu öğrencilerin bütün masraflarını karşıladığı gibi, ayda 150'şer lira da burs verir. Yeşilköy'deki bu okulun adı "Gök Okulu" idi. Kurulduğundan kısa bir süre sonra her biri değerli birer pilot olan 9 kişi mezun olmuştur. Bu pilotları ise daha sonra yüzlerce genç pilot izlemiştir. "Gök Okulu" tam anlamıyla bir pilot okulu niteliği kazanmıştı. Ne gariptir ki THK'nın almadığı bu uçaklar senelerce uçar ve bir tek kaza dahi olmaz. Milli endüstriye o kadar önem verir ki "Milli Kalkınma Partisi" ni kurar. Ancak, başarılı olamaz. Birçok ilke imza atan bu Cumhuriyet döneminin ilk müteşebbisi bugün içinde bulundugumuz sıkıntıdan çıkmak ve özgüven eksikliğimizi gidermek için önemli bir isimdir. İlk kere Boğaz Köprüsü düşüncesi ortaya atarak yap, işlet, devret modelini önermiştir. İlk paraşüt imalatını, prefabrik ev imalatını gerçekleştirdi. Yabancıların cirit attığı çimento tekelinin kırılmasını sağladı. 1000 km den fazla demiryolu döşedi. İzmit'teki selüloz fabrikasını kurdu. 1942'de Keban'a baraj yapılması düşüncesini ortaya attı. Hayatını kısaca özetlediğim Nuri Demirağ, özellikle uçak endüstrisini ülkemizde geliştirmek sevdasında olmuş bu gayreti desteklendiği takdirde ülkemizin kısa zamanda çok iyi bir konumda olacağını hep vurgulamıştır. Ancak, mahkeme kararıyla engellenmesi sonucunda, birçok makama mektuplar yazarak yardım istemiştir. Mareşal Fevzi Çakmak, çalışmalarını takdirle karşılamıştır. Fakat bir türlü ülke geleceği için hayati öneme sahip uçak sanayiinin gelişmesine yönelik olarak kimseden destek göremez. Son çare olarak Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'ye şu mektubu yazar ; ".... göklerine hakim olamayan milletlerin yerlerde sürüneceğine, daha doğrusu yerin dibinde çürüyeceğine inandığım için 3,5 sene evvel bütün personel ve araç gereci öz kaynağımızdan olmak üzere, memleketin ihtiyaçlarına tamamen cevap verecek büyük bir uçak endüstrisi kurmak istedim. Ve bu düşüncemi Mareşal Fevzi Çakmak'a arz ettim ... beni büyük bir aşkla tebrik etti. Bunun üzerine dünyanın en mükemmel tayyare ve teferruatını yapan memleketlere mütehassıslarımla birçok kereler seyahat ettim. Tetkikat yaptım, yaptırttım. Ecnebi memleketlerde müteaddit kıymetli Türk gençleri ve işçileri okuttum, yetiştirdim ve yetiştirmekteyim. Fabrikamı sanat mekteplerinden yetişen en kıymetli Türk işçileriyle, en yeni ve modern makinalarla tezyin ederek buna müteallik muhtelif sanat şubelerinde kurslar açmak, bilgilerini ameli, nazari genişletmek suretiyle de elemanlar hazırladım. Beşiktaş'ta kurduğum tayyare atölyesiyle Yeşilköy'de yapmakta olduğum modern uçuş meydanı, tamir atölyesi ve hangara ait plan-planlar ve bu maksatla satın alınan 1500 dönümlük arazi ve maden taharri ruhsatnamesi ve su kuvvetlerinden elektrik istihsali için değirmen ve baraj mahalli krokileri ve bu maksada hizmet emeliyle yaptırdığım 250 mevcutlu ortamektebe ait fotoğraflardan bir takımları ektedir. Geçenlerde Beşiktaş'taki atölyemin senevi imalat kabiliyetinin tayini istendi. 300 mektep veya 150 antrenman yahut 50 avcı tayyaresi yapılabileceği cevaben bildirildi. Zaman zaman takdirler ve teşekkürlerle maddi ve manevi yardımlar yapılacağı ve siparişler verileceği Hava Kuvvetlerinden tahriren ve şifahen bildirildi. Şimdiye kadar asarı fiiliyesi görülemedi. Bu babtaki emirlerin ve takdirnamelerin suretleri ektedir. Hava kuvvetlerinin birçok yüksek tayyare mühendislerinden mürekkep teknik komisyonu tarafından ilk Türk tipi olarak belirttiğim bu tayyareye ait sandıklar dolusu yüzlerce aerodinamik ve statik resimleri ve hesapları mezkur komisyonca aylarca tetkik ve performans tecrübeleri yapılarak mükemmel, normal mektep tayyaresi olduğunu Hava Kurumuna tebliğ ve uçuş müsaadesini verdiği halde Türk Kuşu, memlekette yegane salahiyettir bu fen komisyonun kararını dinlemeyerek tayyareleri kabulden imtina etmekte ve kaza hadisesi yüzünden vukua gelen teahhuru nazarı itibara almayarak tayyareleri almamakta ısrar ve teminat mektubu muhteviyatı olan 14,000 liranın zapt ve avans verdikleri 40,000 lirayı istirdat etmişlerdir. İşçilerim ve fabrika personelleri işsiz kalmıştır. Esasen şimdiye kadar tam ve kamil bir mesaj sahası da bulamamışlardır. Bu müessese memleket müdafaası için faydalı bulunuyorsa, derhal sipariş verilerek yaşatılmasının temini ricasını havi Mareşal Hazretlerine çekilen ve şimdiye kadar cevabı alınamayan telgraf sureti ilişiktedir. Bu uğurda şimdiye kadar harcanan 1,5 milyon lira ile-hoş karakterim buna müsait değil ya-farzı muhal 15-20 adet han, apartman yaptırır, senede 150-200 bin lira kira alarak istediğim yerde gezer, tozardım . Hülasa, Türk'e ecdadından miras ve dünyaya numuneyi imtisal olmuş olan sipahiliğin, süvariliğin, serdengeçtiliğin bugünkü şekli de tayyareciliktir. Gece gündüz, kış yaz, yağmur,çamur, kar, bora, fırtına manialarını bertaraf edecek, vatanın her bucağında şimdilik en az 60-70 yerinde modern uçuş meydanları ve yanıbaşında tamir atölyeleri, hangarları, müteaddit sınıf ve derecelerde mektepleri ve birkaç yerde tayyare ve motor fabrikaları yaparak havacılığımıza yüzlerce, binlerce, on binlerce ihtiyat yapıcı, uçucu, yaratıcı elemanlar ve vesait yetiştirmek iktidarındayız. Tayyare süratlidir. Mütemadiyen de süratleniyor. Havacılık işlerinin bu sürate ayarlanması için hepsi aynı rütbede ayrı ayrı noktai nazar taşıyan hava komutanlarının başlarına tepeden tırnağa, başından sonuna kadar mesuliyeti nefsinde toplayan " üzerine toz kondurulmamış " yırtıcı yaratıcı bir şahsiyetin ( her memlekette olduğu gibi ) bu mühim ve hayati işin başına geçirilmesi suretiyle tevsiini ve mahdut çerçeve dahilinde bırakılmamasını, vatanın yegane kurtarıcısı siz aziz büyük milli şefimden yalvararak kemali hürmetle arz ve niyaz ederim" . Nuri Demirağ, birçok kere İsmet İnönü'ye buna benzer mektuplarla başvuruda bulunmuş olmasına rağmen olumlu bir cevap alamaz. 1957 yılında ölümünden kısa bir süre önce kızı Mefkure Azak'a şunları söyler; "30 sene erken gelmişim kızım; 30 sene sonra gelseydim, bütün projelerimi yerine getirebilirdim..." Düşünüyorum da, Nuri Demirağ, uçak sanayiinde destek görse idi, Türkiye ekonomisi, globalleşme sürecinin neresinde olurdu...

B e r c e s t e

“Şikâyet etmez idik cevr-i çerh ü ahterden Şemâtet eylemese şâd olup adüvlerimiz” Koca Râgıp Paşa (v. 1763) Beytin mefhûmu: Düşmanlarımız sevinçten dört köşe olup, ortalığı şamataya boğmasalardı; feleğin ve yıldızımızın bize ettiği eziyetinden, aslâ şikâyette bulunmazdık.

SAVAŞLARIN GİZLİ FİNANSÖRÜ

Rothschild hanedanlığının savaş ticareti, Napolyon'un, İngiltere ile yaptığı Waterloo Savaşı;yla başladı. Waterloo Savaşı;nda İngiltere'ye mal kaçıran ve birlikleri finanse eden aile bir yandan da her iki tarafa yüksek faizlerle borç veriyordu. 1820;lerden sonra finans çevrelerinde şu yargı genel bir inanç haline gelmişti: Bir kolunu Irak'ın oluşturduğu sızmanın en önemli nedeni, Mezopotamya'daki zengin petrol yataklarıydı. Rothschild;ler, bölgenin güneyinde ise Siyonizm;i siyasal ağırlık merkezi haline getirdi.İngiliz kraliyet ailesini Çin;le savaşa ikna etmeyi başaran Lord Rothschild, finans için de söz verdi.Afyon Savaşı;nın ardından, aile Hong Kong'un kontrolünü ödül olarak aldı. Burada kurdukları HSBC, sadece Rothschild;lerin para baronluğunu dünya üzerinde tescillenmesini sağlamadı, ay zamanda afyon ticaretinin de kontrolünü beraberinde getirdi. Osmanlı topraklarının çözülmesi ile birlikte Rothschild hanedanlığı iki koldan Orta Doğu'ya sızmaya başladı. Bir kolunu Irak'ın oluşturduğu sızmanın en önemli nedeni, Mezopotamya'daki zengin petrol yataklarıydı. Rothschild;ler, bölgenin güneyinde ise Siyonizmi siyasal ağırlık merkezi haline getirdi. Filistin topraklarının Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılmasının ardından harekete geçen Lord Rothschild, İngiliz hükümetine baskı uygulayarak, İsrailin kurulmasına start veren Balfour Bildirisinin (1917) yayınlanmasında etkili oldu Eğer Rothschild Ailesi, buna karşı koyarsa, herhangi bir Avrupa ülkesinin ciddi bir savaşa girebileceğine inanan var mı gerçekten?" Başta J.P. Morgan olmak üzere Rothschildlerin Amerika'daki uzantıları olan finans kurumları, önce "Dawes Planı sonra da "Young Planı ile 1924 yılından sonra Almanyayı adeta paraya boğdu ve böylece kısa bir süre içinde, yerle bir olan bu ülke, Hitler'in inanılmaz yükselişine zemin hazırladı. Rothschild Ailesinin finanse ettiği I.G Farben şirketi, Yahudi toplama kamplarında kullanılan ölümcül gazları Naziler için üretti.Bir çok Alman şirketin yanı sıra Hitler'e destek veren Amerikan sermayesi arasında General Motors, DuPont ve Ford gibi devler de bulunuyor. Rus ÇarINa karşı Bolşevik İhtilalini finanse eden Rothschildler, Rockefeller ile birlikte Hazar petrollerini çıkartmak için imtiyaz aldı. Tüm dünya ABDnin, Saddam Hüseyinin silahsızlandırılması veya Irak'ın demokratikleştirilmesinden ziyade, bu ülkedeki zengin petrol yataklarının peşinde olduğunu biliyor. Irak 115 milyar varil ile kesinleşmiş petrol rezervleri bakımından Suudi Arabistan'ın arkasından dünyada ikinci sırada yeralıyor. Ancak kesinleşmemiş rezervle birlikte Irak'ın toplam petrol kapasitesinin 250 milyar varili bulduğu tahmin ediliyor. ABD ve İngilterenin iştahını kabartan bu büyük pastanın tutarı yaklaşık 7 trilyon doları buluyor. Bu muazzam servet, sadece ABD ve İngilterenin iştahını kabartmıyor; birçok devletinkinden daha büyük bütçelere sahip dev şirketleri ve zengin aileleri de yakından ilgilendiriyor. Tıpkı, yaklaşık iki yüz yıldır yaşanan savaşların ve kanlı iç çatışmaların birçoğunun finansörü ve ganimetçisi Rothschild Ailesi gibi.. Sermayesinin savaşlar ve kan olduğu bilinen, servetinin bugün 3 trilyon dolar olduğu tahmin edilen Rothschild hanedanlığı, dünya bankacılık ve finans sisteminin kurucusu olarak biliniyor. Sahip oldukları yüzlerce şirket ile iki yüz yıldır dünyanın finans ve siyasal dengelerini elinde tutan aile, birçok katliamın da finansörü olarak tanınıyor. Savaş tüccarlığından paranın efendiliğine Almanya'dan İngiltere'ye göçen Yahudi Mayer Ainschel Rothschild (1743-1812) ve Paris, Londra, Frankfurt, Napoli ve Viyana'ya gönderdiği 5 oğlunun (Amschel Mayer, Salomon, Nathan, Kalmann, Jakob Mayer) bankerlik kariyeri ile temelleri atılan hanedanlığın savaş ticareti, Napolyon'un İngiltere ile yaptığı Waterloo Savaşıyla başladı. Waterloo Savaşında İngiltere'ye mal kaçıran ve birlikleri finanse eden Nathan Mayer (1777-1836), bu dönemde bir yandan savaşı finanse ederken diğer yandan da hükümetlere yüksek faizlerle borç para veriyordu. Waterloo Savaşının sona ermesi ve Napolyon'un kaybettiği haberi yine Nathan Rothschild'in güvercinleri sayesinde ilk olarak İngiltere'de duyuldu. Nathan Mayer, Waterloo'daki İngiliz zaferini, kurduğu erken istihbarat ağı sayesinde çok önceden öğrendi ve Londra borsasına koşarak aldığı hisseleri ertesi gün çok büyük miktarla satarak bir gecede inanılmaz bir servet elde etti. Kardeşlerinin yardımı ile Nathan Mayer, ayrıca İspanya'daki İngiliz ordusunu finanse etmek amacıyla Fransa'dan altın da taşıdı. Bu çabaları, Nathan'a İngiliz Hazinesi'nin temsilcisi unvanını kazandırdı. Savaşın sonunda, Rothschild Ailesi Fransa ve Avusturya'ya borç vermeye başladı. Bu dönemde Paristeki tüm bankerlerin servetlerinin toplamı 300 milyon Frank iken, Rothschildlerin sadece bu şehirdeki sermayesi, 600 milyon Frankı buluyordu. Lionel Nathan İngiliz Meclisi'ne seçilen ilk Yahudiydi ve oğlu Nathan Mayer (1840-1915) ilk Baron Rothschild oldu. AVRUPANIN DİKTATÖRLERİ Rothschildlerin kurdukları bu hanedan ağı, onlara büyük bir ekonomik güç getirdi. Alman tarihçi Werner Sombart, Jews and Modern Capitalism (Yahudiler ve Modern Kapitalizm) adlı kitabında şöyle der: "1820 sonrasındaki dönem 'Rothschildlerin çağı' olarak bilinir. Öyle ki yüzyılın ortasında finans çevrelerinde şu yargı genel bir inanç haline gelmişti: Avrupa'da tek güç vardır, bu da Rothschild'lerdir." John Reeves ise, The Rothschilds; The Financial Rulers of Nations (Rothschildler: Ülkelerin Finans Patronu) adlı kitabında şöyle diyor: Nathan Rothschild'in İngiliz Hükümetine ilk yardımı 1819'daydı ve 60 milyon dolarlık borç verdi; 1818-1832 arasında 105.400.000 dolar miktarında sekiz adet borç daha verdi; aşağı yukarı 700 milyon dolarlık 18 adet hükümet borcu oluşturdu. Etkileri o kadar güçlüydü ki hiçbir savaş Rothschild'lerin yardımı olmadan gerçekleşemezdi. Politika ve ticaret dünyasında öyle güçlü bir pozisyona yükseldiler ki bir anlamda Avrupa'nın diktatörleri oldular." Afyon Savaşı ve dünya liderliği Avrupa kıtasında birçok hükümeti borçla haraca bağlayan ve servetlerine servet katan Rothschild hanedanlığı Afyon Savaşı ile Çin ve Uzakdoğuyla tanıştı. Bu dönemde Çin'de afyon ticareti yapan İngiliz tüccarların Çin İmparatorluğu ile ters düşmesinin ardından, İngiliz tüccarlar İngiliz Kraliyetinin desteğini almak üzere Rothschild ailesine başvurmuştu. İngiliz kraliyet ailesini ikna etmeyi başaran Lord Rothschild, Çin'e karşı yapılan Afyon Savaşını (1840) finanse etmeyi taahhüt etti. Çin'in mağlubiyeti ile biten savaşın ardından savaşın finansörü olan Rothschild Ailesi, İngiliz hakimiyetine geçen Hong Kong'un kontrolünü yardımlarının karşılığı olarak aldı. Yeni Hong Kong'da ilk önemli şirket olarak kurulan Hong Kong Shangai Bank Corporation (HSBC) sadece Rothschildlerin para baronluğunu dünya üzerinde tescillemesini sağlamamış, aynı zamanda Çin'deki afyon pazarını da tekeline almasını sağlamıştır. BALFOUR BİLDİRİSİ VE İSRAİL'İN KURULUŞU Rothschild Ailesi için 19. yüzyılın ilk yılları en yoğun geçen yıllar olmuş; bir yandan Almanya'da sanayi devrimi sonrası Siemens, Bosch, AEG, Krupps gibi birçok şirketin kuruluşunu finanse etmiş, diğer yandan Amerika kıtasına geçerek altın uğruna yerli katliamlarında önemli roller üstlenmişti. Amerika kıtasının yeraltı zenginliklerini keşfeden Rothschildler, ilgisini altın ve diğer madenlere kanalize etti. Rothschild hanedanlığının bugün dünya altın ve elmas gibi yeraltı kaynaklarının yüzde 40'ına tek başına sahip olmasının temelleri o yıllarda atıldı. 19. yüzyılın ilk yılları Rothschildler için Ortadoğuya açılmaları açısından da önemli olmuştur. Osmanlı topraklarının çözülmesi ile birlikte Rothschild hanedanlığı iki koldan Orta Doğu'ya sızmaya başladı. Bir kolunu Irak'ın oluşturduğu sızmanın en önemli nedenini, Mezopotamya'daki zengin petrol yatakları oluşturdu. Rothschildler BP-Amoco firması ve Royal Duth Shell ile Irak pazarına girdi. Sermaye hareketini Orta Doğu'nun kuzeyine kaydıran Lord Rothschild, bölgenin güneyinde ise Siyonizmi siyasal ağırlık merkezi haline getirdi. Filistin topraklarının Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılmasının ardından harekete geçen Lord Rothschild, İngiliz hükümetine baskı uygulayarak İsrailin kurulmasına start veren Balfour Bildirisinin (1917) yayınlanmasını sağladı. İngiltere Dışişleri Bakanı Sir Balfour'un adını taşıyan bu belgeyle, Birinci Dünya Savaşı ile Osmanlı'nın elinden alınan Filistin'de bir "Yahudi vatanı" kurma hedefinin desteklendiği açıklanıyordu. Lord Rothschild, Yahudi Devletinin siyasi oluşumuna zemin ararken diğer yandan da kurduğu 2 milyon sterlinlik fon ile Filistin topraklarının satın alınmasını organize etti. Çok kısa bir zaman içinde Filistin topraklarının en verimli bölgeleri, bu fon sayesinde Yahudilerin eline geçti. BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI Birçok ünlü tarihçinin bu dönemdeki ortak kanısı, 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa kıtası dahil dünyanın herhangi bir yerinde savaşların Rothschildlerin onayı ile başlatıldığı ve onay gelmese asla bir savaşın çıkmasının mümkün olamayacağı yönündeydi. Amerikalı ünlü tarihçi Hannah Arendt, The Origins of Totalitarianism (Totalitarizmin Kökenleri) adlı kitabında Rothschildlerin gücüne değinirken 19. yüzyılda pekçok devlet adamının günlüklerine yeni bir savaş çıkmayacağını, çünkü Rothschildlerin şimdilik böyle birşey istemediklerini yazdıklarına dikkat çekiyor. Arendt, özellikle Tarihçi J. A. Robson'ın Imperialism (Emperyalizm) adlı kitabında yazdığı şu satırların altını çiziyor: "Eğer Rothschild Ailesi, buna karşı koyarsa, herhangi bir Avrupa ülkesinin ciddi bir savaşa girebileceğine inanan var mı gerçekten?" Bu, Rothschildlerin tek başlarına bir devlet kadar güç elde ettikleri anlamına geliyordu. İşin bir başka ilginç yanı da Rothschildlerin bu kazançlarının çoğu kez başkalarının yıkımını getirmesiydi... Yerel savaşların hakimi durumundaki Rothschildler, aynı zamanda Birinci Dünya Savaşının perde arkasındaki en önemli güç konumunda bulunuyordu. Amerikalı yazar Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers (Yeni Dünyanın Düzenleyicileri) adlı kitabında, Birinci Dünya Savaşı ile Rothschildler arasıdaki bağlantıyı kurarken savaş sonunda oluşan durumun dikkatle incelenmesi gerektiğini vurguluyor. Osmanlı İmparatorluğunun parçalanması ve buna bağlı olarak yeni çizilen Ortadoğu haritası ile Çarlık Rusyasının dağılma sürecine girmesinin dünyayı yeniden şekillendiren gelişmeler olduğunu kaydeden Mullins, Rothschildlerin savaşan her iki tarafı da yönlendirdiğini, kitabında bahsettiği finansörler arasındaki hiyerarşik ilişkiye dayanarak söylüyor. Mullins e göre, ilişkinin hiyerarşik olması ise Yahudi finansörler arasında asırlardır süren bir gelenek. Birinci Dünya Savaşının geçtiği yıllarda ise hiyerarşinin tepesinde Yahudi finans dünyasının bir numarası olan Rothschildler oturuyordu. Rothschild'in parası Hitler'in sermayesi oldu Birinci Dünya Savaşının ardından ekonomik anlamda yerle bir olan Almanyanın yeniden inşası da Amerikalı finans çevrelerine ihale edildi. Başta J.P. Morgan olmak üzere Rothschildlerin Amerika'daki uzantıları olan finans kurumları, önce "Dawes Planı sonra da "Young Planı ile 1924 yılından sonra Almanyayı adeta paraya boğdu ve böylece kısa bir süre içinde yerle bir olan bu ülke, Hitler'in inanılmaz yükselişine zemin hazırladı. Hitler'in savaştan önceki yıllarda inanılmaz savunma harcamaları ve büyüyen askeri gücü Rothschild hanedanlığının onayı ve yardımlarıyla oluşturuldu. Amerikalı tarihçi Anthony C. Sutton'un Wall Street and the Rise of Hitler (Wall Street ve Hitler'in Yükselişi) kitabında bu dönemi özetlerken Amerikalı finans kuruluşlarının sadece Almanyanın yeniden yapılanması için değil, bilinçli bir biçimde Hitler ve onunla birlikte yeni bir canavarın doğuşunu da sağladıklarını kaydediyor. NAZİ GAZLARINA YAHUDİ SERMAYESİ İkinci Dünya Savaşı öncesinde Almanya'nın parlayan yıldızı kimya ve ilaç sektörüydü. Özellikle bu alanda Almanya'da ortaya çıkan şirketler sadece Avrupa'nın değil, tüm dünyanın kimya ve ilaç alanlarında bir kartel oluşturdu. Bunlar arasında en büyüğü Rothschild’lerin finanse ettiği ve diğerlerinden farklı bir konuma sahip olan I.G. Farben Firmasıydı. I.G Farben, kömürden benzin üretmenin yöntemini geliştirerek, bu buluşunu Amerikalı Standart Oil şirketi ile imzaladığı anlaşmayla daha da geliştirdi. David Rockefeller'in, Standart Oil Şirketi (514 bin hisse) ile ortak olduğu ve Rothschild Ailesinin finanse ettiği I.G Farben firması, daha sonra geliştirdiği ürünlerle önce Alman sanayisini beslerken daha sonra toplama kamplarında kullanılan ölümcül gazları Naziler için üretti. Birçok Alman şirketin yanısıra Hitler'e destek veren Amerikan sermayesi arasında General Motors, DuPont ve Ford gibi devler de bulunuyor. Almanyada her iki dünya savaşında yaşananların bir benzeri Rusya'da, bu kez daha büyük bir çapta karşımıza çıkıyor. Rusya topraklarındaki zengin yeraltı zenginliklerini ele geçirmeye hevesli şirketler, Rus Çarına karşı oluşacak bir ayaklanmayı finanse etmekten çekinmediler. Bolşevik İhtilalinin (1918) başarı ile sona ermesi ve Rus Çarının idam edilmesinin ardından isyancılarla ilk anlaşma imzalayan ve Hazar Petrollerinin çıkarılması için imtiyaz elde eden şirket Standart Oil (Rockefeller) oldu. İsyanın finanse edilmesinden Hazar petrollerinin çıkartılmasına kadar, Rockefeller ile birlikte bu işten en karlı çıkan aile ise savaşlarla para kazanmak konusunda oldukça tecrübelenen Rothschild hanedanı oldu. KARA KITADA 1 MİLYON ÖLÜ İNSAN Afrikada 90'lı yıllarda Ruanda ve Burundi'deki iç çatışmalarda 1 milyondan fazla kişinin öldüğü katliamlar yaşandı. Buradan parlayan olaylar, Zaire'ye sıçramış ve Mobutu Sese Sekonun devrilmesiyle sonuçlanmıştı. İlk bakışta Hutu ile Tutsi kabileleri arasındaki etnik farklılıkla açıklanan savaşın temelinde aslında çok başka bir neden vardı: Elmas. 1 milyondan fazla kişinin ölümüne, yüz binlerce insanın göç etmesine neden olan bu iç savaşın perde arkasındaki mimarı, dünyanın en büyük altın ve elmas üreticisi olan Rothschild hanedanlığına ait Debeers Firmasıydı. On binlerce insanın ölümüne neden olan savaşın sahnelendiği ülke ise, dünyanın en önemli elmas yataklarına sahip 5 ülkeden birisiydi... Bugün serveti 3 trilyon doları aşan Rothschild hanedanlığı dünyanın en büyük ilk 10 bankasının 3 tanesine sahip. Dünya yeraltı zenginliklerinin yüzde 40'ına da bu aile hükmediyor. Aile bireyleri kendilerini vakfa veya bilime adamış gözükmesine rağmen, başta Yahudi George Soros gibi birçok para baronu Rothschildlerin emri altında. Dillere destan bu servet ve itibarın gerisinde ise okyanusları dolduran kan, vahşet ve dünya savaşları var... OSMANLI ROTHSCHİLD'LERE BORÇLANDIOsmanlı ekonomisi, Rothschild hanedanlığı ile ilk kez Ruslar'a karşı yapılan Kırım Savaşı'nda (1853-1856) tanıştı. Osmanlı İmparatorluğu, savaşı finanse etmek için Londralı bankerlerden yüksek faizle borç aldı. (24 Ağustos 1854) İngiliz bankerlerden yüzde 6 faizle 3.000.000 sterlin alan Osmanlı tarihindeki bu ilk borcuna karşılık Mısırdan alınan vergiyi teminat göstermişti. Yine 27 Haziran 1855 te ikinci bir anlaşma ile Osmanlı yönetimi, Kırım Harbi masraflarını karşılayamadığı için Rothschild aracılığı ile İngiltereden borç aldı. Mısır vergisi, Suriye ve İzmir gümrük gelirlerinin teminat olarak gösterildiği anlaşmayla Osmanlı yönetimi, 5.500.000 lira borç aldı. Bu borçlanmalarının ardından da Osmanlı'nın ekonomik çöküşü hızlandı. NOVUS ORDO SECLORUM (YENİ DÜNYA DÜZENİ) İkinci Dünya savaşının sona ermesi yeni sınırların çizilmesine neden oldu. Yeni ülkeler doğdu ki bunların en başında İsrail geliyor. İsrail açısından sadece sınırlarının çizilmesi değil, bir başka anlamı daha vardı İkinci Dünya Savaşının. Rothschild hanedanlığının baskısı sonunda yayınlanan Balfour bildirisi, Filistin topraklarının Osmanlı hakimiyetinden alınmasını ve bir devletin kurulmasını belki sağlamıştı ama gerekli Yahudi nüfus yoğunluğu istenilen seviyeye getirilememişti. İkinci Dünya Savaşı, satın alınan topraklardaki hızlı nüfus artışının da istenilen seviyeye gelmesini sağladı. Savaş sonunda en az bilinen fakat en önemli konulardan birisi de savaşın Amerika üzerindeki ağır maliyetiydi. İkinci Dünya Savaşı Amerika'ya 400 milyar dolara mal oldu. Bu maliyeti karşılayamayan ABD bütçesi 200 milyar dolar açık verince, başta Rothschild olmak üzere onunla birlikte hareket eden bankerler, yeni Amerikayı yani Yeni Dünya Düzenini finanse etmeye başladı.

Da Vinci Şifresi ve Opus Dei

Da Vinci Şifresi filmiyle birlikte kendilerine yöneltilen eleştirilere vermiş oldukları karşılık kitabın piyasaya çıkışındaki gibi acemice olmayan Opus Dei’nin bu yeni kampanyasının ardındaki gerçek, 10 Ocak 2006 tarihinde Roma’daki merkezlerinde yapılan bir toplantı ve orada alınan kararlardır. “Limonata Operasyonu” adı verilen bu kampanyada filmin getirdiği reklâmı bir propaganda olarak kullanmak, filmin bütün Katolik Kilisesi’ne saldırıda bulunduğunu ortaya koyarak yeni müttefikler edinmek ve filmle ilgili görüş belirtilirken ölçülü davranmak gibi üç önemli strateji belirlenmiştir (Richard Corliss, “Can a Thriller Be Both Fair and Fun?” Time, 24 Nisan 2006, s. 54). Da Vinci Şifresi belki Katolik Kilisesi’ni tam olarak tasvir etmeyebilir ve bu konuda tartışmaların ortaya çıkması doğaldır. Ama filmdeki Silas karakteri Opus Dei’nin üyeleri üzerinde tam kontrol ve her durumda itaat özelliğini çok iyi yansıtmaktadır.Opus Dei, Katolik Kilisesi’nin bir şahsi piskoposluğudur (Prelature of the Catholic Church). Opus Dei, “Tanrı’nın İşi” demektir ve cemaatin tam ismi “Kutsal Haç Piskoposluğu ve Opus Dei” olmakla birlikte, çoğu zaman Opus Dei Piskoposluğu veya sadece Opus Dei olarak da anılır. Cemaatın kurucusu sık sık organizasyonun adının “Escrivá’nın Eseri” değil, “Tanrı’nın Eseri” olduğunu vurgulamıştır.Opus Dei, 2 Ekim 1928 tarihinde Kutsanmış Josemaría Escrivá tarafından Madrid’te kurulmuştur. Günümüzde dünyanın çeşitli ülkelerinden yaklaşık 80.000 kişinin -2.000’i rahip olmak üzere- bu piskoposluğa üye olduğu belirtilmektedir. İlk önce bir erkek cemaati olmasına rağmen Escrivá bu fikrini kısa sürede değiştirmiş ve 14 Şubat 1930 tarihinde kadın şubesinin de açılmasına karar verilmiştir. Yine, bir “lay – din adamı olmayan” cemaatı olarak tasarlandığı halde Escrivá üyelerinin manevi eğitim aldığı rahiplerin “Opus Dei Anlayışı” olmadığı gerekçesiyle 14 Şubat 1943 tarihinden itibaren kendi rahiplerini yetiştirmeye başlamıştır. Opus Dei’nin misyonu çok genel olarak, bütün sosyal sınıflara ait hıristiyanlara inançlarına uygun bir hayat tarzı sağlamak ve toplumun her kesiminde bir dindarlaşma olgusunu yaymak şeklinde özetlenebilir.Bu amaca ulaşmak için Piskoposluk Katoliklere ve “işi ve bu dünyadaki durumu ne olursa olsun” (Statutes of Opus Dei, madde 2) diğer bütün insanlara manevi, eğitimsel (formasyon) ve dini açılardan yardım etmeyi kendisine vazife edinmiştir. Bu yardım sayesinde İncil öğretilerinin günlük hayatta uygulanması teşvik edilmektedir. Piskoposluk üyeleri için “işin kutsallaştırılması” ise şu 4 prensibin yerine getirilmeye çalışılmasıdır: İş elden geldiğince iyi yapılmalıdır. İş yapılırken kanunlara ve ahlaki kaidelere azami dikkat edilmelidir. Çalışırken Tanrı ile bir nevi iletişim kurulmalıdır. Kişi işini yerine getirirken vatandaşlarına hizmet etme ve toplumunun ilerlemesine katkıda bulunma iştiyakı içinde bulunmalıdır.Cemaat’ın kurucusu temel amaçlarını şu şekilde özetlemiştir: “üyelerine ve diğer insanlara bu dünyada iyi hıristiyanlar olarak yaşamaları için ihtiyaç duyacakları manevi vasıtaları sunmaktadır”.Piskoposluk aynı zamanda bazı spesifik alanlarda faaliyet gösteren kuruluşlara da Hıristiyan oryantasyonu sağlamaktadır. Ancak bu kurumların aktiviteleri dini eğitime yönelik olup kamu menfaatine uygun işler yapmalıdırlar: mesela, ilk ve orta dereceli okullar ile üniversiteler, mesleki eğitim kursları ve sağlık merkezleri, vb. Piskoposluk kendisiyle ilgili resmi dokümanlarda “kâr amaçlı teşebbüsler, ticari şirketler ve siyasi faaliyetlerde bulunamaz” gibi kayıtlar bulunmasına rağmen bu konularda –özellikle de siyasi alanda- faaliyet göstermektedir.Opus Dei’nin faaliyet alanları iki genel başlık altında toplanabilir:Piskoposluğun “corporate works” (anonim işler) denilen faaliyetlerinde Opus Dei sağladığı yardımların Hıristiyan dogmalarına uygunluğunu garanti eder.Diğer durumlarda ise Opus Dei o kurumun faaliyetlerinde dini dogmalara uygunluğunu garanti etmeden belirli oranda yardımda bulunur. Bu yardımlar çeşitli alanlarda olmakla beraber genellikle rahiplik yapmak (mesela askeri birliklerde yer alan küçük kiliselerin yönetimi) ve din derslerine öğretmen sağlamak şeklinde olabilir.Piskoposluğun anonim işleri, Opus Dei üyelerinin kendilerinin veya diğer insanlarla birlikte gerçekleştirdikleri faaliyetler olup Opus Dei sadece bunların Hıristiyanlığa uygun olup olmadığı hususuyla ilgilenir. Bu faaliyetler her ülkede bu alanlardaki diğer kuruluşların tabi olduğu hukuki ve mali kanun ve kurallara uygun olarak gerçekleştirilir. Burada belirtilmesi gereken önemli bir husus da bu faaliyetlerden Opus Dei değil de onları gerçekleştiren kişiler bizzat sorumludur. Bir başka deyişle, sponsorluk yapan kurumlar her türlü organizasyon, hukuk ve mali hususlarda tek mesul tüzel kişiliklerdir.Faaliyetler genellikle katılımcılardan alınan aidatlar, mali katkılar ve yardımlarla gerçekleştirilmektedir. Bazı durumlarda devlet yardımı alınmakta eğer bu mümkün olmazsa, şahısların yardımları istenmektedir.Anonim işler arasında özel okullar, üniversiteler, mesleki kurslar, gelişmemiş ülkelerde sağlık merkezleri, çiftçilik kursları, profesyonel eğitim kurumları, öğrenci yurtları, vb. yer almaktadır. Opus Dei’nin bu alanlardaki faaliyetlerinden kısaca bahsetmek gerekirse, Pamplona (İspanya)’da kurulmuş olan Navarra Üniversitesi, Piura Üniversitesi (Peru), La Sabana Üniversitesi (Kolombiya), Asya ve Pasifik Üniversitesi (Filipinler) ve Yüksek İşletme Enstitüsü (IESE, Barselona) gibi yüksek öğretim kurumlarının yanısıra kadınların mesleki eğitim aldıkları Kianda Koleji (Nairobi, Kenya) de Opus Dei tarafından kurulmuştur. Roma’nın sanayi bölgesinde de ELIS denilen ve spesifik ticaret alanlarında uzman yetiştiren bir merkez de Roma belediyesi ve Arnavutluk ve Somali gibi gelişmemiş ülkelerden gelen öğrencilere de eğitim verdiği için İtalyan dışişleri bakanlığı tarafından finanse edilmektedir. Chicago’nun bir varoşunda kurulmuş olan Midtown Center de farklı ırklardan gelen öğrencilerine lise eğitimi vermektedir. İlahiyat, felsefe ve din eğitimi gibi alanlarda araştırmalar yapmak üzere Roma’da Kutsal Haç Üniversitesi bir Opus Dei kuruluşudur. Mexico City’nin batısında yer alan Toshi ise yine kadınların ticaret alanında iş bulabilmelerini sağlayacak bir eğitim vermektedir.Burada zikredilen faaliyetlerden de anlaşılacağı üzere Josemaría Escrivá’yı diğer katolik azizlerinden ayıran en önemli özelliği onlar gibi bu dünyayı terk etmeyip topluma nüfuz etme stratejisidir. Bunun en güzel örneği de II. Dünya Savaşı’ndan sonra İspanya ekonomisinin radikal bir değişime ihtiyacı olduğunu görerek 1950 yılında Barcelona’da bir işletme eğitimi veren okul açılması için emir vermesidir. Nitekim bu okul mezunlarından üçü daha sonra (1957) Franco hükümetinde -maliye bakanlığı da dahil olmak üzere- yer almışlardır. Opus Dei’nin temel görüşlerinden birisi de çok çalışma ve başarı olduğundan grup Franco dönemini, “… İspanya’nın gelişen ve verimli bir ekonomik düzene geçiş ve dolayısıyla da sağlam bir toplum oluşturulması süreci” olarak değerlendirir. Opus Dei’nin Franco İspanyasında güçlenip tanınmaya başlaması sebebiyle Escrivá’nın faşizm ve onun muhafazakar eğilimlerini kullanarak tehlikeli bir şekilde liberalleşmeye başlayan Katolik Kilisesi’ni “kurtarmaya” çalıştığını öne sürmektedirler. Orta Çağ’da olduğu gibi din ve devlet işlerinin birleştirilmesi anlamına gelen “integralizm”, Franco’nun temel ideolojisiydi. Faşist hükümetler, siyasi partiler yerine toplumun farklı sektörleri (mesela, esnaf, çiftçi ve profesyoneller) modernleştirilmiş loncalar tarafından temsil edilmeliydi. Halbuki Franco rejiminde sadece kapitalistler ve toprak sahipleri böyle bir düzenden memnundu. Tabii ki, bu sistem işçi hareketleri ve siyasi partilerin ortaya çıkmasıyla artık her hangi bir gücü kalmamış Kilise’nin de hoşuna da gidiyordu. Bu karşılıklı yakınlaşma her ne kadar bir çok İspanyol ve Fransız vatandaşında papanın krallara taç giydirdiği, kilise ile devlet arasında varılan anlaşmaların neticesinde gelen adalet, merhamet ve iyilik duyguları uyandıran nostaljik bir geçmişe özlem duymalarını ve hatta Tanrı’nın Krallığı’nı bu dünyada gerçekleştirme fikri hoş gelebilir, ama öte yandan, pek çok Katolik de endişeye düşmüş, dahası, piskoposluğun faaliyetlerinden şüphelenmeye başlamışlardır.Zira Opus Dei üyeleri Vatikan’ın haricinde, her geçen gün özellikle eğitim ve medya alanlarında daha çok yer almaya başlamışlardır. Hele de 1979’da ortaya çıkan ve grup üyelerinin dünya çapında 197 kolej, 694 gazete ve dergi, 52 radyo ve televizyon kanalı, 38 haber ajansı ve 12 sinema şirketinde faaliyet gösterdiklerini açıklayan bir rapordan sonra insanlar dehşete düşmüşlerdir.Opus Dei hiyerarşik –yani tüm faşist ideolojilerde olduğu gibi üstlere tam itaatin yer aldığı- olarak yapılanmıştır. Genel Başkan’ın genel konsey üyeleriyle danışarak aldığı kararlar üyeler için Tanrı’nın iradesi olarak algılanır. Dolayısıyla, bu kararlar itaat edilmesi gereken emirlerdir. Her ülkenin başında kendisinin istişare edebileceği bir komisyonu olan “Consiliarius” bulunur. Genel Başkan ve bütün Consiliarius’ların rahip olma zorunluğu vardır. Kadın şubesinin başında da Genel Başkan’a bağlı bir merkezi konsey mevcuttur.Opus Dei, rahipler ve din adamı olmayan kişilerden oluşur. Din adamı olmayan üyeler seküler alanlarda çalışmaya devem etmekle birlikte Opus Dei’nin sıkı bir manevi kontrolü altındadırlar. Bütün Opus Dei üyeleri “hayat planı” denilen ve günlük ayin, tesbih, dini kitap okuma ve zikir gibi ibadetlerin yanı sıra Opus Dei’ye ait özel dua ve adetleri de yerine getirmekle mesuldürler.Üyelik Süreci:Opus Dei’nin kendi ve Vatikan kaynaklarına göre bugün dünya üzerinde yaklaşık 80.000 kişi Opus Dei üyesidir. Üyelerin en çok bulunduğu ülkeler ise İspanya, İngiltere, İtalya, İrlanda, Kanada, Meksika, Japonya, Avustralya, Filipinler, Orta ve Güney Amerika ülkeleri ile Amerika Birleşik Devletleri’dir.İnsanlar neden Opus Dei üyesi olurlar? Bu soruya verilecek en iyi cevap, “çünkü Tanrı’dan bir çağrı almışlardır” olabilir. Fakat genellikle pratikte daha önce üye olmuş birisinden etkilenir ve Opus Dei’ye katılmak kendisi için de cazip gelebilir. Üye olmak için kişinin yaşı, mesleği, geliri ve sosyal statüsü önemli değildir. Bunların yerine kişinin Opus Dei program ve ruhuna uygun olarak yaşamak isteği ve bu konudaki kararlılığıdır. Bu kararlılık kişinin bir Opus Dei üyesi olarak kazanacağı haklar ile yerine getirmesi gereken vazifeleri belirten bir ticari anlaşmaya benzeyen kontrat imzalanmasıyla gösterilir.Aslında üyelik sürecinin sadece bir kontratın imzalanması ile hemen başlayacağı anlayışı da pek doğru değildir. Zira, “Opus Dei’ye ne zaman katıldın?” gibi basit bir soruya numerary üye en azından beş farklı biçimde cevap verebilir. Bu sorunun cevabı öncelikle numerary’nin karşısındaki kişinin kim olduğu ve kendisinin Opus Dei hakkında ne kadar detaylı bilgi vereceğine karar vermesine bağlıdır. Bu durumlarda numerary yalan söylediğini hiç düşünmeden gerçekleri çarpıtmaya zaten alışkındır.Üyeler için Opus Dei programı şu dört kelime ile özetlenebilir: Tanrı’dan çağrı (vocation), iş, piskoposluk ve eğitim. Organizasyonun kendisinin belirlediği bu prensip sayesinde Opus Dei, üyelerinin tüm hayatlarını piskoposluk etrafında şekillendirmekte ve hatta dış dünya ile ilişkilerini sıkı bir kontrol altına almaktadır. Üyelerin evlere gelen ve giden bütün mektupları okunduğu gibi, ailelerinin resimlerini taşımalarına, eski arkadaşlarıyla ilişkilerini devam ettirmeye, sosyal faaliyetlere katılmaya ve hatta aile toplantılarına –mesela kardeşlerinin doğum günü- katılmaya izin verilmez. Artık zamanlarını tamamen “yeni aileleri”ne ayırmalıdırlar; zira “eski dostlarla ilişkiyi sürdürmek zaman israfıdır ve kullanılan bu zaman da artık bize ait değildir).Opus Dei’nin dünya çapındaki faaliyetleri arasında eğitim özellikle de prestijli üniversitelerin yakınlarında kurdukları öğrenci yurtları ön sıralarda yer alırken doğal afetlerin meydana geldiği ülkelere Hıristiyan yardım dernekleri vasıtasıyla sızma girişimleri de görülmeye başlamıştır. Bunlar arasında CARITAS adlı yardım derneği aslında 50 kadar Hıristiyan yardım derneğinden oluşmakla birlikte bazı bölgelere yardım sırasında bazı mezhepler öne çıkmaktadır. Opus Dei’nin CARITAS ile resmi bir ilişkisi olmamasına rağmen Ernesto Guillermo Cofiño adlı bir Opus Dei üyesinin Guatemala Caritas genel müdürlüğünü yapmış olması ve Opus Dei tarafından azizlik sürecinin başlaması için yoğun kulis faaliyetleri yapması dikkat çekmektedir. CARITAS’ın İstanbul Harbiye’de bir temsilciliğinin olması ve Afyon ile Marmara depremlerinde oldukça aktif olması Opus Dei’nin Türkiye’ye bu kurum aracılığıyla girme teşebbüsleri olduğu şüphelerini derinleştirmektedir.

SABETAYCILIK:AMACLARI

Kozmetik sektöründe dünya devi sayılan Estee Lauder firmasının üç yıl önce 95 yaşında ölen aynı adlı kurucusu ile yapılmış son röportajı geçtiğimiz günlerde yabancı bir televizyon kanalında izledim. Röportajın tarihi 2002, yani kadın o sırada tam 93 yaşında. Sesi titriyor, zorlukla konuşuyor, öldü ölecek gibi bir hâli var ama çalışmaktan hâlâ zevk aldığını, haftada iki gün şirket merkezine gidip işleri takip ettiğini söylüyor. Röportajı yapan muhabir "Dünyanın en zengin kişilerinden birisiniz, sahip olduğunuz servet ailenizi kuşaklar boyunca rahat bir şekilde yaşatmaya yeter. Bu yaşta niye çalışıyorsunuz ki?" şeklinde bir soru sordu. Aldığı cevap aynen şöyleydi:"Büyük İsrail için çalışıyorum."Bu cümlenin ardında yatan derin anlam, şu anda okuduğunuz yazıyı yazmama sebep oldu.Kölelikten gelme vatansız millet yahudiler, kızgın çöl güneşinin altında sırtlarına kırbacı yerken "Günün birinde bu dünya bizim olacak" diye yemin etmişler. Bu sessiz yemin asırlar boyunca nesilden nesile aktarılmış; doğan her yahudi çocuğu bu idealin hıncıyla büyümüş. Amaca ulaşmak için her yolu mübah saymışlar; öyle ki, dünyanın bir ucunda yahudi Karl Marx komünizmin temellerini atarken, diğer ucunda yahudi James Rockafeller zıt ideoloji olan kapitalizmin tohumlarını ekmiş. O dönemde kendilerinin bile henüz farkında olmadıkları ama genetik hafızalarına yüzyıllar önce kazınmış bulunan "dayanışma bilinci" kavramı sayesinde dünyayı ahtapot gibi sekiz koldan sarmışlar. Değişik ülkelerin değişik dilleri konuşan ve değişik idealler peşinde koşan vatandaşları olmalarına rağmen amaçları hep aynıdır: "Büyük İsrail"... Komünizm de, kapitalizm de, herhangi bir siyasî ideolojisi olmayan kozmetikçi Estee de bu amaç doğrultusunda varlık mücadelesi vermiştir.Yahudi topla tüfekle gelmez. Fetih taktiği "içe sızmak" ve "sızdıktan sonra kontrol altına almaya çalışmak"tır.Konumuz, sabetaycılar: Türkiye'deki yahudi sızıntıları...Sabetaycılık, 17'inci yüzyılda yaşamış İzmirli bir yahudi hahamı olan Sabetay Sevi'nin kendini "mesih" ilan edip musevilikten ayrılarak kurduğu mistik bir dini cemaattir. Dış görünüşte müslüman olan fakat kendi içinde yahudiliğin tüm gereklerini yerine getirerek yaşayan ve kendilerinden olmayanlarla evlenmeyen bu topluluk, Cumhuriyet döneminde kapalı cemaat yapısından vazgeçerek toplum içine karışmıştır.Konuyu biraz daha açmak gerekirse;Sabetay Sevi, kendisinin Tevrat'ta bahsi geçen ve dünyaya gelip "vaadedilmiş topraklar"da yahudiliği tekrar hakim kılacak olan mesih (kurtarıcı) olduğunu iddia etti. Yahudi din adamlarının çoğuna göre Sevi hain idi ama bazı hahamlar tarafından desteklendiği için, bir grup yahudi onun peşine takıldı. Vatansız millet olmanın da acısıyla, devlet kurma amacına giden yolda ve siyonizmi ortaya çıkaracak süreçte onu desteklediler. Fakat İzmir ve Kudüs'teki yahudi ilerigelenleri Sevi'yi desteklemedikleri gibi, onu museviliği aslından saptırmaya çalışan bir sahtekâr olarak gördüler ve Osmanlı sarayına şikayet ettiler. Çoğulcu yapısı sebebiyle, o zamana kadar bu işin üzerinde durmayan Osmanlı Devleti, tebaası olan yahudilerin dinlerinin korunması talepleri karşısında kayıtsız kalamadı. Sevi'yi saraya çağıran Sadrazam, hayatı ile iddiaları arasında bir seçim yapmasını istedi. Sevi, hayatı yönünde seçim yapmakla kalmadı, müslüman da oldu ve Aziz Mehmet adıyla maaşa bağlandı.Ancak bu, görünüşteki bir müslümanlıktır. Müritlerinin inanışına göre; "Bu can bu bedenden çıkmadıkça" diyerek müslüman olan Sevi, kapıdan dışarı adım atar atmaz bedeninden bir kuşun uçup gitmesiyle birlikte verdiği sözden azad olur. "Can bedenden çıktığı" için artık bu söze sadık kalması gerekmiyordur.Sevi ve müritleri Selanik'e yerleşerek dış görünüşte müslüman, gerçekte ise musevî olarak yaşamaya başladılar. Müslüman isimleri alıyor, cuma namazı için camiye gidiyor, oruç tutuyor, kendilerini inançlı birer müslüman gibi gösteriyorlardı fakat asırlar önce kızgın çöl güneşi altında edilen o yeminden asla geri dönmediler, yahudiliği sinsice içlerinde yaşattılar, soylarının safiyetini korumak için de sadece kendi aralarında evlendiler. Ve sonunda, 1924 mübadelesiyle birlikte Türkiye'ye geldiler.Yahudiler, birlikten güç doğduğunu iyi bildikleri için her zaman, her alanda birbirlerini sınırsızca desteklerler. "İçe sızma" taktiğinin Truva atları olan sabetaycılar Avrupa ülkelerinde, Amerika'da ve sonradan kurulan İsrail'de yaşayan soydaşları tarafından hep desteklendiler. Önleri açıldı, imkânlar sunuldu; bu sayede gerek siyasî, gerekse ekonomik alanda hayli yükseldiler ve toplumu el altından yönlendirebilecek bir güce kavuştular.Sabetaycılık, üzerinde önemle durulması gereken bir konudur fakat son yıllarda bazı kesimler tarafından aslından saptırılıp sulandırılarak bir iftira veya örtülü propaganda unsuruna dönüştürüldü. Mesela Yalçın Küçük, Soner Yalçın gibi yazarlar, toplum tarafından tanınan ünlü kişilerin neredeyse tümünün yahudi/sabetaycı olduğunu iddia etmek suretiyle örtülü siyonizm propagandası yapıyorlar. Amaçları "Türk zannedilen meşhur kişilerin hepsi aslında yahudidir; yahudiler her tarafı ele geçirmiş olan kalabalık, güçlü ve başarılı bir millettir." düşüncesini insanların bilinçaltına yerleştirerek, yahudi çıkarları doğrultusunda psikolojik yönlendirme yapmak...Nitekim, Yalçın Küçük ibranî kökenli olduğunu en sonunda kendi ağzıyla itiraf etmek zorunda kaldı... "Efendi I" kitabında Başbuğ Mustafa Kemâl Atatürk'ün sabetaycı olduğunu imâ eden, "Efendi II" kitabında Büyük Türkçü Nihâl Atsız'a yahudi damgası vurmaya çalışan Soner Yalçın'ın da bir yahudi olduğuna can-ı gönülden inanıyorum.Siyasal islâmcılar ise Başbuğ Mustafa Kemâl Atatürk'e iftira atabilmek için sabetaycılık konusuyla uğraşıyorlar; bitmek tükenmek bilmeyen "sabetaycı listeleri"nde araya sıkıştırılmış "Mustafa Kemâl" adı hiç eksik olmaz. Ayrıca Atatürkçü, cumhuriyetçi, lâik çizgideki tüm kişi ve kurumları yahudi, sabetaycı, mason iddialarıyla karalamaya çalışırlar.Hülâsa; iyice cılkı çıkarıldığı için, sabetaycılık konusu entellektüel milliyetçilerin ilgi alanından giderek uzaklaşıyor ve kendisi gibi düşünmeyen herkese "Ulan Allahsız saba(e)taycı" diye söven sığ zihniyetli, lümpen bir kesimin demirbaş küfür malzemesi hâline dönüşüyor.Peki, sabetaycılara karşı önlem almak için ne yapmak gerekir?Öncelikle belirtmeliyim ki; kitaplar yazarak ya da listeler hazırlayarak sabetaycıları ismen deşifre etmeye çalışmak hiçbir işe yaramaz. "Bir evim bir de arabam olsun, faturalarımı ödeyebileyim, karnım doysun, sağlığım-sıhhatim iyi gitsin; gerisi umurumda bile değil" anlayışının hakim olduğu, bencil ve vurdumduymaz bir toplum düzeninde yaşıyoruz. Kimse, kimin sabetaycı olduğunu umursamaz, böyle konularla pek fazla ilgilenmez. Sabetaycılık mevzusu belli bir kesimin ilgi alanına sıkışıp kalmaktan asla kurtulamaz. İyi niyetle sabetaycılık olayının üzerine giden vatansever kişiler alınmasınlar, ama doğrusu budur.Yapılması gereken, Türk'ün millî şuurunu ve ırkî dayanışma refleksini kuvvetlendirmeye çalışmaktır. Bu refleks yahudilerde zaten var, bu yüzden 16 milyonluk nüfuslarıyla koskoca dünyayı -neredeyse- yönetir hâle geldiler. Türk de "Kim olursan ol, yine gel" zihniyetinden kurtulup safları sıklaştırmayı başarabilirse, sabetaycılar da dahil olmak üzere bilûmum Truva atlarını kalesine asla sokmaz.Yahudinin her zaman, her yerde ve her şartta kendi milletinin çıkarlarını korumaya yoğunlaşmak anlamına gelen "sınırsız millîcilik" stratejisine bir örnek vereyim: 1995 yılında, Nesim Malki adlı bir yahudi işadamı/tefeci Bursa'da infaz edildi. Kısa bir süre sonra da batık bankalar, hortumcular hadisesi Türkiye'nin gündemine bomba gibi düştü; Murat Demirel, Ali Balkaner, Hayyam Garipoğlu, vb. kişilere ait olan birkaç tane banka birbiri ardına battı, sahipleri de tutuklanıp cezaevine konuldu. Gazetelerde yazılan, banka sahiplerinin bankaları hortumladığı, yani içini boşalttığı idi. Fakat şahsî kanaatimce işin aslı farklıydı. Bu şahıslar hortumladıkları paranın bir kuruşunu bile kendileri yemediler. Bankaların tümünde -çevirdiği nakit paranın miktarı Sabancı ve Koç Holding'in kasasındaki para miktarından bile daha yüksek olan- Nesim Malki'nin gayrı yasal sermayesi ile ortalıklığı vardı, Malki öldürülünce banka sahipleri o kayıtdışı sermayenin kendilerine kalacağını zannedip sevindiler. Fakat yukarıda da belirttiğim gibi yahudiler sınırsız millîcilik bazında hareket ederler; MOSSAD bir yahudinin malını asla başkalarına yedirmez, ne yapıp edip İsrail'in kasasına girmesini sağlar. Banka sahipleri "Malki'nin parası İsrail'e aittir; ya bize verirsin ya da ölürsün" diyerek tepelerine çöken MOSSAD'a ödeme yapabilmek için kendi bankalarını hortumlamak zorunda kaldılar.Yahudiyi mat etmek istiyorsak, biz de aynı silahla savaşmalıyız. Sınırsız millîcilik stratejisini millî ideolojimiz hâline getirerek saflarımızı sıklaştırmalı, birlik olmalı ve sadece Türk'ün menfaatleri ile çıkarlarını gözeterek yaşamayı öğrenmeliyiz ki, aramıza sızıp bizi kontrol altına almaya çalışan unsurlara geçit vermeyelim.Yoksa daha çok "sabetaycı listesi" hazırlarız. Ama somut açıdan hiçbir işe yaramaz; sabetaycı gene yoluna devam eder, biz de önümüzdeki listelere bakıp "Hepsini deşifre ettim" diyerek kendimizi ve birbirimizi avuturuz.

hayatın neresinden dönülse kardır.NİLGÜN MARMARA YA SAYGILARLA

Aydınlıkta köhneliği belirginleşen ve kentte ve konutta hiçbir şey neyse ben oyum. Öylesine bağsız ve yeğniyim ki bu hafifliğin şiddetinin bedelini bir gün öderim diye düşünüyorum. Sanki varoluş beni cezalandırmak ister gibi; yoğunluğundan bana düşen payını benden geri alarak bu yoğunluğa, olur olmadık herkese ve her şeye fazlasıyla katlayarak sunuyor.Ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunlara mal ettirici biricik güç, inancımyok. Hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben yalnızca buna inanabilirim, ben. Yere göğezamana denize kayalara ve kuşlara da dokunan aynı tanrı değil mi? Bu kutla tanrınınyönetkenliğinde, olmayan ellerimle bir yok-tanrı´yı tutuyor ve ölçüyorum yokluğun ağırlığını.Kefe´lerinden birine onun oylumu pekâlâ sığıyor, diğerine duygular, duyumlar ve düşünceleryığılıyor, işte yetkin eşitlik...her gün her gece bu eşitliğin bilgisiyle geçiyor. Bir eskicidensatın alınmış bu teraziyi birgün başka bir eskiciye vereceğim, o gün, tozanlarım her bir yanadağılıp toprağın suyun ölümsüzlüğüne eklemlenecekler ve ben özgürleşeceğim.

İSRAİL GÖZÜ GAP'TA

"O gün Rab Abramla ahd edip dedi: Mısır ırmağından büyük ırmağa, FIRAT ırmağına kadar senin zürriyetine verdim." (Tekvin Bölümü, 15/18, 21)
İsrail'in Güneydoğu Anadolu'yu içine alan kutsal sınırları ve suya olan acil ihtiyacı, GAP ile yakından ilgilenmesine yol açmaktadırİsrail, GAP konusunda Türkiye ile iş birliği yapmak istediğini, İsrail'in su kaynaklarından yoksun olduğunu, Türkiye'nin ise zengin su, toprak ve iş gücüne sahip bulunduğunu belirtti." (Şalom, 29 Ocak 1992)
"Gelecek sene Kudüs'te bulvarlar gül kokmayacak ve İsrail belki de çölü çiçeklendiren bir ülkenin gözalıcı görüntüsünden vazgeçmek zorunda kalacak. Eski kültürler ve Negev pamukları içinde olduğu gibi kutsal şehrin süslenmesi için çok suya ihtiyaç var, ama su yok." (L'Express, 16 Ağustos 1991)
"Şimon Peres: Nüfus artıyor. Suyu üretmek için imkan oluşturmazsak, bu kez su için savaşacağız." (Cumhuriyet, 12 Haziran 1991)
"İsrail Hayfa Üniversitesi'nden Prof. Armon Sofer 1990'da verdiği demeçte, Ortadoğu'da su kaynaklarının kullanımı yüzünden savaş çıkacak dedi." (Milliyet, 31 Ekim 1990)
Türkkaya Ataöv de İsrail'in Ortadoğu'daki su problemini ve bu problemi çözmek için ne gibi metodlar kullanabileceğini şöyle açıklamıştır:
"Ortadoğu'da bir su problemi var. Belki de bu cümle değiştirilmeli ve suyla ilgili ekonomik ve stratejik sorunlar var denmelidir... Bazı ülkelerde 'su güvenliği' vardır. Türkiye ve bir miktar da İran'ın yeterli su fazlası var.
İsrail ve işgal altındaki topraklarda kişi başına düşen su miktarı gittikçe azalmaktadır. Libya ve Suudi Arabistan kendi yeraltı kaynaklarını kullanmaktadırlar. Suriye ve Irak ise gelecek için endişeli.
Su gerçekten petrol kadar önemli mi oluyor? Komşu ülkeler arasındaki rekabeti artırarak onları silahlı bir anlaşmazlığa mı yöneltiyor? Suyun giderek değerinin arttığı ve anlaşmazlıkların hızlandırıldığı doğrudur.
Bazı gruplar ve devletler, barajları, boru hatlarını, damıtma tesislerini ve dağıtım hatlarını sabote edebilir.
İsrail, bölgesindeki suyu kontrol altına almak istiyor. Ürdün nehrinden, Yarmuk ve Batı Şeria'daki kaynaklardan İsrail büyük miktarda su sağlıyor. Versay Barış Konferansı'nda 1919'da ileri sürülen Siyonist haritaya Litani Nehri dahildir. İsrail 1982'de Lübnan'a saldırısında bu nehri kontrol altına almak istemiştir.
İsrail, işgal altındaki topraklardaki Yahudilerin su ihtiyacını karşılıksız olarak sağlarken, Filistinlilerden en yüksek fiyatı istiyor. Aşağı yukarı tüm su anlaşmazlıkları politik kargaşalarla sonuçlanıyor.
Mısır, Nil'in normal su akışını isteyerek, şimdi İslami grupların desteğinde olan güney komşusu Sudan'la anlaşmazlığa düşüyor. Bu iki ülke 1959'da Ortadoğu'daki suyla ilgili tek anlaşmayı yaptı.
Su konusunun, Ortadoğu bölgesinin en hassas konularından biri olduğu yerli ve yabancı basında da sık sık yer almaktadır.
Türkiye'nin GAP'ı ise Kürt meselesiyle iç içedir. Dicle-Fırat sularının kullanımı projesiyle birçok amacı olan bir plan gerçekleşecek ve hidroelektrik gücü elde edilerek geniş alanlara sulama yapılacaktır." (Türkkaya Ataöv, Turkish Daily News, 19 Şubat 1993)
Ortadoğu su sorununda üç kilit ülke, Sudan-Etiyopya-Türkiye'dir. Etiyopya'nın İsrail güdümlü dış politikası, gözleri Türkiye ve Sudan üzerine çekmektedir. Bu durumda GAP da ayrı bir önem kazanmaktadır. Güneydoğu'da Kudüs merkezli manevralara çık sık rastlanmaktadır. Sudan'ın İsrail açısından sahip olduğu stratejik önem ise, bu ülkede yaşanan sorunların son bulmasını da engellemektedir. Su sorununun Ortadoğu'da bir savaşa yol açabileceği ihtimali ilk olarak 1986 yılında CIA'in Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi tarafından ortaya atılmıştır.
"Merkezi Washington'da bulunan Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi, 1986'da durup dururken, 'Ortadoğu'nun Su Sorunu' başlıklı bir rapor yayınlar. Raporda bölgedeki kuraklığın artacağı, nehir debilerinin azalacağı, günlük hayatta suyun petrolden daha değerli olacağı gibi araştırma sonuçlarına yer verilir ve bir de kehanette bulunulur: ... Nil, Ürdün ve Fırat... Ortadoğu'da, gelecekteki bir savaş, mutlaka bu üç nehrin sularının paylaşılmasından çıkacak..." (Tempo, 10-16 Haziran 1990)
Ortadoğu'da patlak veren su krizinin kilit ülkesi ise İsrail'dir. İsrail'in şu andaki su ihtiyacının büyük bir bölümü Taberiye Gölü'nden karşılanmaktadır. Oysa Taberiye Gölü'ne akan Litani Nehri Lübnan üzerinden gelmektedir ve kontrolü İsrail'in sınırları dışındadır. İsrail'in Güney Lübnan'ı işgal etmesi ile bu sorun bir süreliğine ortadan kaldırılmıştır. Bu da İsrail'in su uğruna savaşmaktan kaçınmayacağını göstermektedir.İsrail'e sürekli Yahudi göçü devam ettiği ve yeni gelenler için her gün daha fazla yerleşim alanları açıldığı göz önünde bulundurulursa, gelecekteki İsrail Devleti'nin nüfusuna yetecek kadar su kaynağı Ortadoğu'da bulunmamaktadır. İhtiyaç duyulan suyun GAP'tan sağlanmasıyla, planlanan 'Büyük İsrail' projesinin kurak topraklarda değil 'Barış Suyu' projeleriyle verimli topraklarda gerçekleşmesine çalışılmaktadır.
Barış Suyu projesiyle Fırat'ın suyunun Suriye üzerinden önce Ürdün'e daha sonra İsrail'e aktarılması planlanmaktadır. İsrail'e gereken suyun gönderilmesi için bütün bu planlar yürütülürken, İsrail'in sessiz bir politika izlemesi de dikkat çekicidir. Tarihte ne zaman İsrail'in büyük, fakat kamuoyuna hissettirilmemesi gereken bir menfaati olsa, İsrail sessiz bir politika izler: Gelişmeler hakkında doğrudan yorumda bulunmak yerine, kendi fikirlerini kontrolü altında olan ağızlardan söyleterek, arka planda kalmayı tercih eder.
Su konusunda, kamuoyunun dikkatinin zaman zaman piyon olarak kullanılan Suriye'ye çevrilmesi de söz konusu bu metodun bir parçasıdır. Bir dönem çok gündemde olan Suriye-Türkiye arasında yaşanabilecek potansiyel savaş senaryoları sonucunda, 'Barış Suyu'nu devreye sokabilmek ve 'Barış için Suriye'ye su' mesajı altında İsrail'e gereken suyu sağlamak hedeflenmiştir.
İsrailli liderlerin su sorununa bakış açısı da Ortadoğu'da su kavgasının merkezinin Tel-Aviv olduğunu gözler önüne sermektedir.
"İsrail Tarım Bakanı Rafael Eitan: Bölgede su, saatli bombadır." (Hürriyet, 14 Temmuz 1991)
Su sorunu hakkında bu denli ilginç görüşleri olan Eitan, bir dönem Mossad'ın askeri kanadı LAKAM'ın eski şefi olarak da görev yapmıştır. Bugün ise İsrail ordusu Genelkurmay Başkanı'dır.
İzak Rabin
"İsrail'in en ünlü casusu Rafael Eitan 1968'de İsrail İstihbarat Örgütü 'LAKAM'ın başındaydı." (Dangerous Liaison, Andrew and Leslie Cockburn, sf.85)
İsrail Tarım Bakanı Rafael Eitan uyarıyor: 'Taberiye Gölü'ndeki su seviyesi hiçbir zaman bu kadar düşük olmamıştı. İsrail'in su rezervleri hayati tehlike altında." (Nature, Ağustos 1991)
"Su darlığı İsrail'i tehdit ediyor." (Şalom, 9 Ocak 1991)
Ve İsrail'in bu büyük su ihtiyacına paralel olarak bölgede savaş rüzgarları da sık sık esmektedir:
"İsrail Başbakanı İzak Rabin: Umarım ki su sorunu silahla çözülmez." (Sabah, 22 Aralık 1992)
"İsrail ve Ürdün su rezervlerini tekrar doldurabileceklerinden yüzde 15 kat fazla bir hızla tüketiyorlar. Ürdün'ün teklifi 350 milyon dolarlık birleşik bir barajı Yarmuk Nehri üzerinde kurmak. İsrail ve Ürdün BM'nin aracılığını yaptığı gizli görüşmeler yapıyorlar. İsrail'deki her yerleşim yeri günde 280 lt, yani Filistin'dekinin 4 katı su harcıyor. İsrail, Lübnan'la Litani Irmağı'nın suyunun alınmasıyla ilgili antlaşma yapmaya çalışıyor. Amman'daki Batılı bir diplomat 'Su İsrail'in elinde silah gibidir ve çözülemeyecek bir problem olur' diyor." (Newsweek, 12 Şubat 1990)
Geçtiğimiz yıllarda İsrail'in Batı Şeria ve Gazze'deki suyun %60'ını elinde tuttuğu bildirilerek, Sovyet Yahudilerinin göçü ile İsrail'in su ihtiyacının daha da artacağı belirtildi... Washington Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü araştırmacılarından, Joyce R. Starr ve Daniel C. Stoll "Ortadoğu'daki Su Kaynakları Konusunda ABD Dış Politikası" adlı araştırmalarında, Ortadoğu'da gelecekte muhtemel bir savaşın petrol yüzünden değil de su yüzünden çıkacağını belirtmişlerdir:
"İsrail'in Batı Şeria ve Güney Lübnan'ı işgal etmesinin en önemli nedenlerinden biri de buraların zengin su kaynaklarına sahip olmaları. Golan Tepeleri dağlık, yağışlı ve münbit bölgeler. Buraları gözden çıkaramıyor. Ayrıca İsrail Taberiye Gölü'nün Suriye'ye ait bölümünü de işgal etmiş durumda, bütün gölü kullanıyor. Çünkü denizden su arıtma çok masraflı bir işlem. Bu İsrail'in enflasyonunu bile etkiliyor...
Su gücü dostluk kazanmak ve birlikte ticaret için kullanılabilir. Fakat aynı zamanda bir nükleer güce de benzer ki, bir kere sizin buna sahip olduğunuz insanlar tarafından bilinirse, bu onlarda büyük bir saygı uyandırır. Türkiye'nin su zengini bölgesi Güneydoğu. Güneydoğu'daki olaylar daha genişlerse komşuluk ilişkileri açısından daha da önemli olacak." (Economist, 14 Aralık 1991)
"Kızgın su kavgaları Ortadoğu için yeni bir şey değildi. Bundan evvelki birçok savaş bu üç büyük nehirle ilgiliydi: NİL, DİCLE, FIRAT." (Newsweek, 12 Şubat 1990)
"Kaynaklar durmaksızın artan ihtiyaçlar yanında sınırlılar. Aynı ritimle insanların sayısı da artmaktadır. Su, devletler arasında baskı kaynağı olmuştur ki, bu daha çok Orta ve Yakın Doğu'da geçerlidir. Fırat, Dicle, Nil; yarın belki de bu ırmakların kontrolü için savaşılacaktır." (L'Expansion, 4-17 Temmuz 1991)
"Batılı kaynaklar, Ortadoğu'da petrolden daha değerli hale gelmeye başlayan suyun, 2000'li yıllara doğru stratejik bir önem kazanarak bölgede savaş rüzgarları estirebileceğini belirtiyorlar." (Cumhuriyet, 23 Temmuz 1992)

KARINDEŞEN JACK VE MASON BAĞLANTISI

Karındeşen Jack Cinayetlerinin İçyüzüMasonların siyasi faaliyetlerini ve özellikle de illegal yönlerini araştırırken karşımıza çıkan önemli bir konu da, ünlü "Karındeşen Jack" cinayetleridir.Karındeşen Jack cinayetlerinin gerçekleştiği Kraliçe Victoria döneminin İngilteresi'nde, masonların saraya ve aristokrasiye egemen olduğu bilinen bir gerçektir. Masonik bir amaçla işlenen cinayetler, bu nedenle kolayca örtbas edilebilmiştir. Resimde, dönemin İngilteresi'nde masonların düzenlediği ve farklı bölgelerden gelen biraderlerin katıldığı bir balo tasvir ediliyor.Bu seri cinayetler, 1888 yılında Londra'da gerçekleştirilmiştir. 9 haftalık bir süre içinde tam 5 ayrı hayat kadını, gövdeleri yarılıp parçalanarak vahşi şekilde öldürülmüştür. Katilin kim olduğu hiçbir zaman bulunanamış ve bir sır olarak kalmıştır. Katili tanımlamak için kullanılan "Karındeşen Jack" sözü, cinayetlerin hemen ardından bu isimle polise gönderilen bazı mektuplardan kaynaklanmaktadır. "Karındeşen Jack" denen kişinin (veya kişilerin) gerçek kimliği meçhuldur.Ama konuyu inceleyen bazı araştırmacıları, bunun siyasi amaçlara yönelik bir komplo olduğu ve komplonun kaynağının da masonluk olduğu kanısına yönelten bazı önemli bulgular vardır. Bunları birlikte inceleyelim.Karındeşen Jack cinayetlerinin gerçekleştiği sıralar, İngiliz monarşisi büyük bir skandalın eşiğine gelmişti.Kraliçe Victoria'nın oğlu olan King Edward VII, 1888 yılında İngiltere'de masonların Büyük üstadı idi. Onun oğlu Eddy ise, eğer büyükanne ve babası ondan önce ölürse, Kral olabilirdi. Ancak Eddy'nin saray disiplinine uymayan bir özel yaşamı vardı. 1888'de Londra'daki Walter Sickert ismindeki ressama ve arkadaşlarına gizlice ziyaretler yapıyordu. Eddy; bu çevrede Annie isminde Katolik ve alt tabakadan gelen bir tezgahtar kız ile tanıştı ve ilişki kurdu. Bir süre sonra bir bebekleri oldu ve gizlice evlendiler. Sickert; Eddy ve Annie'nin kızları için bir dadı tuttu. Mary (veya Marie) isimli dadı ve Sickert onların bu gizli düğünlerinde şahit oldular.O sırada, İngiltere büyük bir politik karışıklık içerisindeydi ve eğer halk kral olmaya bu denli yakın birisinin Annie gibi bir kadın ile evlendiğini öğrenirse, bu durum monarşinin sona ermesine neden olabilirdi. (Katolik birisiyle evlenmek, İngiliz kraliyet ailesinin kurallarına aykırıydı, ayrıca Annie'nin alt tabakadan olması da bir sorundu). Böyle bir skandal, aynı şekilde İngiliz politik ve sosyal sisteminden çıkarı olanların özellikle de masonların sonu olabilirdi.Bütün bunlar Kraliçe Victoria'nın kulağına gidince, Kraliçe, Marquess of Salisbury isimli Başbakanını bu olayı temizlemek ile görevlendirdi. Salisbury ünlü bir masondu. Bu skandalı kapatmak için, Annie'yi akıl hastanesine yerleştirdi, ve tam 32 yıl sonra da Annie orada öldü. Kızları da daha sonra Sickert'in metresi haline geldi ve ondan bir oğlu oldu. Skandal düğünün şahidi olan Marie Kelly ise alkolik bir hayat kadını oldu ve bildiklerini diğer 3 hayat kadını arkadaşı ile paylaştı. Onlar ise onu, Prens Eddy'nin yaptıklarını deşifre etmekle tehdit ettiler. Bunu öğrenen Başbakan Salisbury bu tehditin sona ermesi gerektiğine karar verdi ve Kraliçenin doktoru olan ve aynı zamanda Annie'ye akıl hastası raporunu veren yüksek dereceli mason biraderi Sir William Gull'dan bu konuda yardım istedi.Gull, Marie'nin ve diğer hayat kadınlarının varlığını İngiliz monarşisi ve masonluk için bir tehdit olarak kabul etti ve masonik ritlere dayanarak bu kadınları tek tek öldürmeye karar verdi. İşte tüm İngiltere'yi dehşete düşüren Karındeşen Jack cinayetleri böyle başladı. Gull, kurbanlarını aynen masonik ritüellerde yazılı olduğu gibi, büyük bir vahşetle öldürüyordu. Başbakan Salisbury, hükümetteki diğer masonlar ve polis teşkilatı Gull'un suçlarını gizlediler. Çünkü mason olarak onlardan beklenen, bu sırrı saklamaları ve Gull'un yaptığını takdir etmeleriydi. Gull, özel arabasının sürücüsü olan Netley ile ressam Sickert'ı o 4 hayat kadınını tanımasına yardımcı olmaları için ikna etti. Ardından kadınları arabalarına aldılar, öldürdüler ve mason ritlerine göre kesip parçaladıktan sonra seçilen yerlere vücutlarının parçalarını attılar.Gull, kurbanlarını şu şekilde öldürmüştü:a)31 Ağustos 1888'de Mary Ann (Polly) Nichols'un boğazı, kulağından başlayıp tüm boğazını saracak şekilde derin bir şekilde kesilmiş, karnı yarılmış ve açık bir şekilde bırakılmıştı.Mary Ann (Polly) Nicholsb) 8 Eylül 1888'de Annie Chapman'ın boğazı vahşi bir şekilde kesilmiş, dili dışarı fırlamış ve kalanını yutmuştu. Karnı tamamen yarılmış, bağırsakları çıkarılmış, bir ucu omuzunda diğer ucu vücudum bağlı bir şekildeydi. Midesinin bir kısmı çıkarılmış ve sol omuzunun üst tarafına konmuştu, kadının rahmi ve vajinasının bir kısmı ile mesanesinin büyük bir bölümü çıkarılmıştı. Mücevherleri ve demir paraları çıkarılmış ve pirinçten yapılmış 2 adet yüzük ayağına takılmıştı.Annie Chapmanc) 30 Eylül 1888'de Elizabeth (Liz) Stride'ın boğazı çenesinin bir yanından diğer yanına dek kesilmişti.Elizabeth (Liz) Strided) 30 Eylül 1888'de Gull, en son ve en önemli kurbanını, yani Marie Kelly'i öldürmek üzere olduğunu düşünüyordu. Ancak yanlışlıkla Catherine (Kate) Eddowes'u öldürdü. (Bu kadın, Kenny isimli bir adamla yaşıyordu ve Mary Ann Kelly ismini kullanıyordu.) Eddowes'un boğazı bir kulağından diğerine dek kesilmişti, burnu tamamiyle yerinden çıkarılmıştı, sağ kulağının bir kısmı kesilmişti, yüzünün diğer bölümlerinde üçgen şeklinde derin kesikler vardı, karnı tamamen açılmış, bağırsakları dışarıya çıkarılmış ve sağ omuzunun üzerine yerleştirilmişti. Ayağın iki parçası koparılmış ve vücudu ile sol kolunun arasına dikkatle yerleştirilmişti. Sol böbreği ile rahminin bir kısmı kesilip atılmıştı.Catherine (Kate) EddowesFROM HELL (CEHENNEMDEN)Tamamen tarihi belgelere dayanılarak hazırlanan bir Hollywood filmi olan From Hell (Cehennemden), Karındeşen Jack cinayetlerinin masonik bir komplo olduğunu tüyler ürpertici perde arkasıyla gözler önüne sermektedir. Filmden alınmış olan aşağıdaki karelerde önemli sahneler yer almaktadır.Filmin bu karelerinde, olayın sırrını araştıran dedektif Abberline'nın masonik kaynakları inceleyişi ve cinayetler ile masonluk arasındaki ilişkiyi keşfedişi anlatılmakta.Polis; kadının yanında önlüğünden kesilmiş ve kandan sırılsıklam olmuş bir parça buldu. Bu parça, kadının hala üzerinde yer alan bir parçaya tam olarak uyuyordu. Bunun yukarısındaki siyah duvarda ise beyaz bir tebeşirle yazılmış olan şu yazı duruyordu. "Juwes'ler hiç bir şeyle suçlanmayacak olan insanlardır."e) Eddowes hakkında yaptığı yanlışlığı 9 Kasım 1888'de anlayan Gull ve müttefikleri, Mary Kelly'yi apartman dairesinde öldürdüler. Kadının boğazı tamamiyle kesilmişti, midesi tamamen dışarı çıkarılmış ve mide çukuru tamamen boşaltılmıştı, göğüsleri kesilmişti, kolları parçalanmıştı, yüzü tanınmayacak hale getirilmişti, rahmi, böbrekleri ve göğüslerinden birisi başının altındaydı, diğer göğsü ise sağ ayağının oradaydı, karaciğeri ayaklarının arasında, bağırsakları sağ tarafında, dalağı sol tarafındaydı. Karın derisi sökülmüştü. Ciğerinin bir kısmı ve kalbinin tamamı kayıptı.İşte tüm bu garip ve korkunç olaylar, konuyu inceleyen araştırmacıları olayın perde arkasındaki gerçeğe götürdü:Eğer bunlar alelade cinayetler olsaydı, kesip parçalama olayları katili yakalanma tehlikesine sokardı. (Katledilenlerden biri olan Stride, arabaya binmeyi reddettiği için, çabucak sokak ortasında öldürülmüştü). Bir tür ritüeli andıran bu akıl almaz kasaplığın tek açıklaması, masonik ritlere olan uygunluğuydu. Boğazların kesilme şekli,Karındeşen Jack olduğu tahmin edilen Dr. Gull (üstte) ve mason locasındaki diğer "birader"leri.Mason locasına girişte yapılan kontrol ve içerdeki ritüelden bir görünümkalplerin çıkartılması, bağırsakların dışarıya çıkartılması, üçgen şeklinde kesikler, maktülün önlüğünün bir kısmının kesilip çıkartılması... Tüm bu detaylar, mason localarında okunan ve "hainlerin cezası" olarak belirtilen vahşetlere birebir uyuyordu. . .Karındeşen Jack'in son kurbanı olan Eddowes; "Mitre K****i" (Mitre Square) olarak bilinen semte bırakılmıştı. Mitre (terzilikte ve inşatta kullanılan gönye benzeri araç) ve kare masonik aletlerdir ve mitre hanı da masonların meşhur buluşma yeridir.Peki cinayet yerindeki duvarda bulunan "Juwes" kelimesi ne anlama geliyordu? Bazı yorumcular bunun "Jews" (Yahudiler) kelimesinin yanlış yazılmış hali olduğunu ileri sürmüşlerdir. Oysa işlenen cinayetler ve kullanılan yöntemler, bunların failinin son derece eğitimli bir kişi olduğunu göstermektedir ve bu da böyle basit bir yazım yanlışlığı yapılması ihtimalini çok düşürmektedir. Konuyu inceleyen pek çok araştırmacı ise, "Juwes" kelimesinin, masonlukta masonluğun simgesel kurucusu olarak kabul edilen Hiram Abiff'i öldüren üç hainin, yani Jubela, Jubelo ve Jubelum'u ifade ettiği kanaatindedir.Karındeşen Jack cinayetlerinin örtbas edildiği mason locasında düzenlenen bir tekris töreni. Törende masonluğa yeni giren bir üyeye önce "burada göreceklerini başka yerde asla anlatmayacağına" dair ölüm tehdidi altında yemin ettiriliyor.Tekris töreninin sonu: Locaya kabul edilen yeni masonun gözbağı açılıyor ve eskiden "harici" (masonluk dışı) olan yeni üye mason locasının içini ilk kez görüyor.Bir başka ilginç detay ise, bu yazının polisler tarafından bulunur bulunmaz silinmesidir. Ceset bulunduğunda, polis şefi ve aynı zamanda da bir mason olan Sir Charles Warren, daha önce hiçbir cinayet mahaline gitmemesine rağmen, bu kez kendisi olay yerine gitmiş ve duvardaki yazıyı görür görmez bunun silinmesini emretmiştir.Tüm bunlar, tarihte Karındeşen Jack cinayetleri olarak bilinen vahşetin, gerçekte siyasi amaçlar içeren masonik bir komplo olduğuna işaret etmektedir. Nitekim masonların, bu tarihten önce de Mozart ve William Morgan gibi ünlüler de dahil olmak üzere, kendilerine ihanet ettiklerini düşündükleri kişileri katlettiklerine dair önemli deliller vardır. Karındeşen Jack cinayetlerinin gerçek faili olduğu sanılan yüksek derece mason Dr. Gull'un 1890'da öldüğü açıklanmıştır. Oysa gerçekte bu tarihte ölmemiş, 'Thomas Mason' ismi altında bir akıl hastanesine konmuş ve uzun yıllar sonra burada ölmüştür.Olayın iç yüzünün başından beri farkından olan ressam Sickert ise gerçek hikayeyi oğlu Joseph'e anlatmıştır. Joseph ise, aradan neredeyse 3 çeyrek asır geçtikten sonra gerçeği gazeteci Stephen Knight'a açıklamış ve masonluk konusunda derinlemesine bilgiye sahip olan Knight bu konuyu Jack the Ripper: The Final Solution (Karındeşen Jack: Son Çözüm) adlı kitabında açıklamıştır. Knight'in 1976'da yayınlanan bu kitabından beridir olay büyük bir tartışma konusudur. Masonlar Knight'ın tezini ısrarla reddetseler de, pek çok delil bu tezi desteklemektedir. Bu konuyu gündeme taşıyan en son gelişme ise, 2001 yılında çevrilen bir Hollywood yapımı olan From Hell (Cehennemden) adlı filmdir. Karındeşen Jack cinayetlerini konu edinen ve tamamen tarihsel gerçeklerden yola çıkarak çevrilen filmde, olayların masonik bir komplo olduğu detaylı olarak gösterilmektedir.Tüm bu hikayenin en çarpıcı yönü ise, büyük olasılıkla "buzdağının görünen kısmı" olmasıdır. Masonluk gizli bir örgüt olduğu ve "haricilere" (mason olmayanlara) hiçbir zaman sır vermediği için, masonik faaliyetlerin çoğu karanlık bir sis perdesinin ardındadır. Karındeşen Jack cinayetleri, bu sis perdesinden dışarı sızan bir "örnek"tir ve diğer örneklerin ne kadar korkunç olabileceği hakkında fikir vermektedir.